Aylık Arşivler: Mart 2011

Radyasyon nedir? Ne Kadar İyi Biliyoruz?

Japonya’daki deprem ve tsunami sonrası Fukuşima nükleer santralindeki sızıntı ile daha sık gündeme gelen radyasyon aslında yabancımız değil, evrenin ve hayatın bir parçası…

İnsanlar yeryüzünde var oldukları günden bu yana radyasyonla birlikte yaşıyor, doğal ve yapay yollardan radyasyona maruz kalıyor.

 

Radyasyon doğal, yapay veya iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon radyasyon olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Doğal radyasyon kaynaklarının başında toprak ve güneş geliyor. Güneşin yanı sıra uzayın derinliklerinden ve hatta galaksilerden, atmosfer içindeki atomlarla etkileşerek gama radyasyonu olarak dünyaya gelen kozmik ışınlar da doğal radyasyon kaynakları olarak biliniyor. Işık görünen, ısı da hissedilen bir radyasyon kaynağı.

Dünyamız da bir miktar radyoaktif. Yani havasında, suyunda, toprağında doğal radyoaktif maddeler bulunuyor. Yeryüzünde granit, kum taşı, kireç taşı gibi bazı kayalar, uranyum, toryum ile potasyum-40 gibi doğal radyoaktif maddeleri yapısında bulunduruyor. Bunlardan elde edilen malzemelerle kullanılarak yapılan binalar da doğal radyasyon kaynağı.

Radyasyonun tehlikeli olması ışınlama derecelerine, yani maruz kalınan radyasyon miktarına bağlı. Yapay radyasyon kaynaklarından korunmak için pek çok yöntem bulunmakla birlikte, doğal radyasyonun tümünden korunmak mümkün olmuyor. Ancak miktarın azaltılması için bazı önlemler alınması gerekiyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının verilerine göre, doğal radyasyon nedeniyle tüm canlılar yıllık ortalama 2,8 milisivert (mSv) radyasyona maruz kalıyor. Bu miktarın yüzde 85′i doğal kaynaklardan yani topraktan, güneşten ve uzaydan gelen kozmik ışınlardan kaynaklanıyor. Geriye kalan yüzde 14′ü tıbbi ışınlamalar ve yüzde 1′i de insan yapımı (nükleer silah denemeleri nedeniyle atmosfere salınmış radyoaktivite ve nükleer santral) unsurlardan kaynaklanıyor.

-EN SAĞLIKLI EV AHŞAP EV-

İnsan hayatı boyunca en fazla maruz kaldığı doğal radyasyon radon gazı (Dünyanın oluşumundan itibaren yerkürenin içinde bulunan uranyum, toryum gibi radyoaktif maddeler bozunarak radon gibi maddelere dönüşüyor). Topraktan sızan bu gaz özellikle kapalı alanlarda toplanıyor.

Brezilya, Hindistan’ın bazı plajları, İran’ın bazı bölgeleri ile Norveç, İsveç gibi kuzey ülkelerinde doğal radyasyon daha çok bulunuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının verilerine göre radonda dünya ortalaması 400 Bekerel/metreküp (Bq/m3), Türkiye ortalaması ise 52 Bq/m3. Yani Türkiye’de korkulacak düzeyde bir radon birikimi söz konusu değil.

Buna rağmen kapalı ortamlara çok dikkat etmek gerekiyor. Bu gaz binalarda yer altından sızarak binalarda duvar ve tesisat boşluklarına sızarak odaların içerisine giriyor. Ortalama olarak da kapalı bir ortamda 24 saate bir en üst seviyeye ulaşıyor.

Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği Dairesi uzmanı, ”Bu gazdan korunmanın tek çaresi en az 24 saatte bir evleri 15 dakika havalandırmaktır” diye konuştu.

Radon gazı topraktan çıkan ve yerden yükselen bir gaz olduğunu, bu nedenle giriş veya bodrum katlarında oturan insanların radona daha çok maruz kaldığına da işaret eden Arıkan, ”Havalandırılmamış odada bir de sigara içilirse, radon ve sigara kanseri tetikleyen en önemli unsurlardan biri” dedi.

Öte yandan eski evlerde yıpranmış tesisat ve duvar boşluklarından da radonun daha hızlı çıktığı ifade ediliyor. Radon, çimento, kiremit gibi topraktan üretilen yapı malzemelerinde de bulunduğu için ahşap evlerin daha sağlıklı olduğunu da belirtiliyor.

-GIDALARDAKİ RADYASYON-

Toprakta olan doğal radyasyon nedeniyle gıdalarda da radyasyon bulunuyor. Gıdalar içinde de ayçiçeği, havuç, patates, kuru yemiş, maden sularında diğer gıdalara göre daha yüksek radyasyon bulunuyor.

Düşük düzeyli radyasyondan korkulmaması gerektiğini, hatta bunların vücut için ihtiyaç olarak bile nitelendirilebileceğini kaydeden TAEK uzmanı, ”Toprakta bulunan her şey bizim vücudumuzda da var. Bu zararlı radyasyon değil ama radyoaktivite vardır. Bu şuna benzer vücudunuzun demire de ihtiyacı var, çinkoya da. Bunları almanız gerekiyor” dedi.

-RÖNTGEN ÇEKİLİNCE RADYOAKTİF OLUNMUYOR-

Hastanede çekilen filmlerin de iyonlaştırıcı radyasyon kaynağı olduğuna işaret eden TAEK uzmanı, film çektirince radyoaktif olunmadığını ve film çektiren kişinin de sanıldığı gibi etrafa radyasyon yaymadığını belirtti.

TAEK uzmanı, ”Filmler x ışını denilen radyasyonla çekiliyor. Lambadan gelen ışık gibi düğmeye basıldığı zaman ışık geliyor, düğmeye basıldığında da bitiyor. Vücutta birikimi söz konusu olmuyor” diye konuştu.

Nükleer tıpta vücuda verilen radyoaktif maddeler nedeniyle hassa belli bir süre dışarıya çıkarılmıyor, hatta bu kişilerin idrarları, dışkıları bir süre korunuyor, zararsız seviyelere çekildikten sonra da atılıyor.

-YAPAY RADYASYON KAYNAKLARI-

Yapay radyasyon kaynakları, insan yapısı yapay radyasyon kaynakları x ışınlarının ve nükleer reaktörlerin keşfinden sonra insanlığın hizmetine yaygın olarak sunuldu.

Yapay radyasyonun fabrikalarda, eğitimde, endüstride, tarımda bir çok uygulama alanı bulunuyor. Cep telefonları, elektrikli aletler, fön makinesi, traş makinesi, mikrodalgalar iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynaklarından bazıları.

İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun çok net sonuçları olmasa da bazı bilim adamları psikolojik etkilerinden kansere kadar birçok şeye yol açtığını belirtiliyor. Radyasyonun zararları tam olarak tespit edilmediği için bu tür kaynakların minimize edilmesi gerektiğine işaret eden Arıkan, TAEK olarak bu nedenle hava alanlarına konulmak istenen insan görüntüleyen cihazlara izin vermediklerini belirtti. Arıkan alışveriş merkezleri ve havaalanlarındaki güvenlik kapılarının metal dedektör olduğunu ve radyasyon bulunmadığına da dikkat çekti.

-YAPAY RADYASYONDAN KORUNMAK İÇİN ÖNERİLER-

Yapay radyasyon konusunda araştırma yapan Gazi Üniversitesi Noniyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi’nin elektromanyetik radyasyondan korunmak için önerileri şöyle:

”-Kullanmadığınız elektrikli aletleri ya kapalı tutunuz ya da fişten çıkarınız. Çünkü cihazlar ”stand by” konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratıyor.

-Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösteriniz ya da ekran filtresi kullanınız, mümkünse plazma ekran tercih ediniz.

-Ekonomi (halojen ve flüoresan) lambaları okuma lambası olarak kullanmamaya özen gösteriniz.

-Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşulun yatak odasında TV ve bilgisayar bulundurmamak veya bu cihazların tamamen kapalı konumda olmasını sağlamak olduğunu hatırlayın.

-Elektrikli battaniyeyi yatağa girmeden kapatınız.

-Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz, mümkünse pille çalışanlarını tercih ediniz.

-Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksektir, bu nedenle sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanınız.

-Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışınız.

-Cep telefonlarını sohbet amaçlı kullanmayınız. Cep telefonunuz kullanmadığınız sürede mümkünse kapalı olsun.

-Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu gösteren çalışmalar var. Çocuklarda sinir sistemi ve başın gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu nedenle 16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmamaları, kullanmalarının zorunlu olması durumunda ise günde 10 dakikayı geçmemeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından önerilmektedir.

-Cep telefonu kullanırken kesinlikle kulaklık kullanınız. Cep telefonunu açıksa kendinizden en uzak mesafeye bırakınız. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih ediniz.

-Dizüstü bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir, uzakta şarj ediniz.

-Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durunuz.

-Elektrikli tıraş makinesini mümkünse şarjlı kullanmayı tercih ediniz.

-TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulununuz.

-Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkartınız.

-RADYASYONUN YARARI KONUSUNDA BİLİMSEL ÇALIŞMALAR-

Bu arada dünyada radyasyonun yararlı olduğuna dair bilimsel çalışmalar da yapılıyor. Örneğin farelerde düşük seviyeli radyasyonla ilgili deneyler sonucunda, farelerin üremelerinin, hastalıklara karşı direncinin arttığı, enfeksiyonların da iyileştiği görüldü.

Radyasyonla tedavi yapılan kaplıcalar da çeşitli ülkelerde bulunuyor. Avrupa’da bulunan radon mağazalarında özellikle solunum sistemi rahatsızlığı olan insanlar tedavi görüyor.

star gazetesi

 

Bir fincan kahvenin 107 yılllık hatırı

107 yaşındaki Şerife Nine, uzun yaşamasını ‘günde bir fincan sade kahve’ye bağlıyor.

Konya’nın Seydişehir ilçesinde yaşayan 107 yaşındaki Şerife Güneş, torununun torununu gördü.

Güneş, eşinin ölümünün ardından oğlu Mehmet Güneş ve gelini Rukiye Güneş’le yaşamaya başladığını söyledi.

Torununun torununu görmenin mutluluğunu yaşadığını belirten Güneş, ”1 oğlum, 4 torunum, 3 torun çocuğu ve 2 tane de torunumun torunu var. Torunumun torununu görmek çok güzel bir duygu. 5 kuşak bir arada yaşıyoruz” dedi.

HER GÜN BİR FİNCAN KAHVE
Uzun yaşamasının sırrını yemek ayrımı yapmamasına bağlayan Güneş, karşılaştığı üzüntü verici olayları çabuk unutmasının da uzun yaşamasında etkili olduğunu vurguladı.

Güneş’in torunu Salih Güneş’in eşi Mukadder Güneş, 107 yaşındaki Şerife Nine’nin duyma ve görmede güçlük çekmesine rağmen ciddi bir rahatsızlığının olmadığını ifade etti.

Güneş’in hayat dolu olduğunu anlatan Mukadder Güneş, ”Çok güzel yemekler yapar. Gün içerisinde bana yemek yapma konusunda yardımcı olabileceğini söyler. Her gün mutlaka günlük sade kahvesini içer. Eğer kahve yapılamadıysa bir kaşık kuru kahveyi suyla yutar” diye konuştu.

star gazetesi

Çocuklar için zararlı mı?

Amerikan Pediyatri Akademisi’nden Dr. Gwenn O’Keeffe, popüler arkadaşlık ve fotoğraf sitesi facebook’un çocuklara zararlı olabileceğini belirtti.

O’Keeffe, “bazı çocuklar, facebook sayfalarındaki hareketliliğe yetişemediklerini düşünürlerse kendilerini daha kötü hissedebilirler. Facebook, gerçek hayatta olup bitenleri çarpıtılmış biçimde yansıttığı için, çocuk için kalabalık okul kantininde hep tek başına kalmaktan daha zararlı olabilir” dedi.

 

O’Keeffe, Amerikan Pediyatri Derneği’nin yeni sosyal medya kılavuzunun baş yazarı. Kılavuzda, çocuk doktorlarından anne ve babaları, çocuklarını internetin ve facebook’un muhtemel zararları ve kötüye kullanımları konusunda bilinçlendirmeye teşvik etmeleri isteniyor.

Chicago’da lise ikinci sınıfa giden Abby Abolt, “Facebook bana hiçbir zaman zararlı olmadı. Ama bazı çocuklara zararı dokunabileceğini kabul ediyorum” diyor.

Abolt, “Pek arkadaşınız yoksa ve hayata pek katılmıyorsanız insanların facebook’da iyi konumlara sahip olduğunu görmek bir çocuğu alabora edebilir. Facebook popülerlik yarışması gibi” dedi.

Dr. O’Keeffe, “facebook, yeniyetmelerin, ergenlerin zamane gençlerinin mahalledeki oyun yeri gibi. Sağlıklı unsurlar da var. Arkadaş edinme gibi. Onun için facebook’un yararları da gözardı edilmemeli. Aşırı kullanım tehlikesini de unutmamalı” dedi.

Wisconsin Üniversitesi’nin ergen tıbbı uzmanı Dr. Megan Moreno ise facebook’un depresyona eğilimliler için olumsuz etkisi olabileceğini, ancak anne-babaların, facebook kullanmayı “çocuklarını depresyona sokacak bir şey olarak görmemeleri” gerektiğini belirtti.

star gazetesi

 

Mutlaka kulaklık kulanın!

Artık hayatın bir parçası olan cep telefonları konusunda en yüksek otoriteden önemli bir uyarı geldi. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun(BTK) laboratuvarı, baz istasyonlarına gösterilen hassasiyetin cep telefonu kullanımında da gösterilmesini istedi. Cep ile konuşurken radyasyona karşı mutlaka kablolu kulaklık takılması tavsiye edildi.
BTK İkinci Başkanı Ayhan Beydoğan, cep telefonları, elektronik bütün cihazlar ve baz istasyonlarının yaydığı dalgaları ölçen laboratuvarında Cihan’ın sorularını cevapladı. Piyasa gözetim ve denetimi laboratuvarının elektronik cihazların belli standartlara uygun olup olmadığını tespit için kurulduğunu aktaran Beydoğan, cep telefonlarında ve elektronik cihazlarda dalgaları ölçtüklerini belirtti. Uluslararası standartların üzerinde insan sağlığına zararlı dalga yayan cep telefonu ve cihazların toplatıldığı bilgisini veren Beydoğan, ithal ürünlere de numune incelemesi yaptıktan sonra izin verildiğini söyledi.
Baz istasyonlarının da elektromanyetik ışımalarını ölçtüklerini vurgulayan Ayhan Beydoğan, “Uluslararası standartlarda baz istasyonunda çıkış gücü 41 volt olması gerekiyor. Bizde ise bunun çok çok iyi durumda yani 10 volt milimetre olduğunu tespit ettik. Bu değerleri sürekli denetliyoruz.” dedi.
Baz istasyonlarıyla ilgili kamuoyunda yanlış algılama bulunduğunu aktaran BTK İkinci Başkanı, bu alanların insanların yakınında bulunduğu zaman sağlık açısından riskli olduğu iddiasının yanlış olduğunu kaydetti. Ayhan Beydoğan bu durumu “Baz istasyonu çok oldukça çıkış gücü daha az olacaktır. Baz istasyonları şehir dışına çıksın deniyor. Mobil haberleşme baz istasyonlarıyla olduğu için bunların şehir içinde olması gerekiyor. Şehir içinde baz istasyonu sayısı fazla olursa sinyal rahat alındığı için insanı etkilemesi az olacaktır. Şehir dışına çıkardığımız zaman güçlü frekans göndereceği için insan sağlığı açısından daha zararlı olur.” sözleriyle açıkladı.


BAZ İSTASYONLARINA ANLIK TAKİP

Danıştay’ın kararı doğrultusunda baz istasyonlarıyla ilgili yeni yönetmelik hazırlandığına işaret eden Ayhan Beydoğan, ölçümlerin sağlıklı olması için baz istasyonlarını kuranların yapamayacağı hükmü koyduklarının altını çizdi. Ölçümleri sertifikalı bağımsız kişilerin yapacağını söyleyen Beydoğan, baz istasyonlarına GPS cihazı yerleştireceklerini de dile getirdi. Ölçüm işinin yerinde ve zamanında yetkili kişi tarafından yapılıp yapılmadığını kontrol edeceklerini bildiren Beydoğan, “Ölçüm yerini zamanını kimin yaptığını anında değerleri alabileceğiz. Kurumda oluşturulacak merkez marifetiyle 45 bin baz istasyonunun değerlerini anlık takip edeceğiz. Değerlerde değişiklik olduğunda anlık müdahale edeceğiz.” diye konuştu.
BAZ İSTASYONUNU BIRAK CEP’E BAK
Baz istasyonlarına hassasiyet göstermek yerine cep telefonu kullanımına dikkat edilmesini isteyen BTK İkinci Başkanı Ayhan Beydoğan, “Cep telefonu sinyalleştiği anda baz istasyonundan daha fazla ışıma yapıyor. Kulaklıkla kullanmayı tavsiye ederim. Cep telefonlarını kulaklıkla kullanmak daha sağlıklı. Tedbirli davranmak da büyük yarar var.” uyarısında bulundu.

star gazetesi

 

Radyasyondan Korunmanın Yolları

Radyasyondan korunmada ve bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yeşil renkli sebzelerin tüketilmesinin faydalı olduğunu belirtiliyor.

Uzmanlar, ıspanak, maydanoz, tere, roka, brüksel lahanası, brokoli, taze fasulye, kabak, salatalık, bezelye gibi yeşil besinlerin, vücutta toksin atımını arttırdığını; bu grup besinlerin kansere karşı koruyucu etki gösterdiğini ve yüksek miktarlarda C vitamini içerdiklerinden dolayı bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiğini ifade ediyor.

 

Radyasyonun zararlı etkilerinden korunma ve bağışıklık sistemini kuvvetlenmesi için yaşamın her döneminde mevsiminde bol yeşil sebze tüketilmesinin önemli olduğu vurgulanıyor.

Uzman Diyetisyen Banu Topalakçı,  yaptığı açıklamada, çok yoğun radyasyonun ani ölümlere, düşüklere, kanserlere, katarağa, yanıklara, sakatlıklara ve ölü doğumlara neden olabildiğini belirtti.

Radyasyonun doğadaki radyoaktif maddelerden çok, nükleer santraller, nükleer enerji ile çalışan gemiler, nükleer denemeler gibi olaylar sonucunda ortaya çıktığını ifade eden Topalakçı, teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılabildiğini anlattı.

Topalakçı, televizyonlar, az miktarlarda da olsa radyoaktif madde içeren duman dedektörleri, fosforlu saatler, paratonerler ve lüks lambası fitilleri gibi bazı tüketici ürünlerin de düşük düzeyde radyasyon yaydığını belirtti.

Radyasyona maruz kalan hücrenin ölebildiğini veya zamanla doku tarafından onarılarak kurtulabildiğini dile getiren Topalakçı, ”Eğer kurtulan hücre, kromozomlarındaki kırılmalar nedeniyle fiziksel ve kimyasal yapısı değişerek mutasyona uğrarsa, bunun sonucunda hücre normal işlevini yapamaz ve ileride kişinin kendisinde (somatik) veya gelecek nesillerde (genetik) zararlar meydana getirebilir” uyarısında bulundu.

Topalakçı, kısa bir süre içinde ve bir defada yüksek dozlara maruz kalınması durumundan hemen sonra meydana gelecek hasarların ”erken etkiler (akut ışınlanma etkileri)”; kanser, ömür kısalması ve genetik bozukluklar gibi sonradan çıkacak hasarların da ”gecikmiş etkiler (kronik ışınlanma etkileri)” olarak tanımlanabileceğini söyledi. Topalakçı, hücrelerin radyasyona karşı duyarlılık açısından beyaz kan hücreleri, kırmızı kan hücreleri, sindirim sistemi hücreleri, üreme organı hücreleri, cilt hücreleri, kan damarları ve doku hücreleri (Kemik ve Sinir Sistemi) şeklinde bir sıra takip ettiğini ifade etti.

-”NÜKLEER ATIKLARIN TOPRAĞA GÖMÜLMESİ ENGELLENMELİ”-

Topalakçı, radyasyondan korunma için alınacak başlıca önlemler olduğunu belirterek, öncelikle nükleer atıkların toprağa gömülmesinin engellenmesi gerektiğini vurguladı.

Nükleer sızıntılara neden olabilecek kuruluşlarda yapım ve teknoloji standartları konusunda uluslararası ölçütlere uyulmasının şart olduğuna dikkati çeken Topalakçı, ”Nükleer atıklar başka ülkelerin topraklarına taşınmamalı, toplum bu konuda eğitilmelidir” diye konuştu.

Topalakçı, besinlerin hijyen ve sanitasyon koşullarına uygun olması gerektiğini de ifade ederek, çocukların ve büyüme çağındaki gençlerin çok etkilendiğini söyledi.

Gözlerin radyasyondan en fazla etkilenen organ olduğunu ve görme zayıflığı, katarakt, göz uyumunun yavaşlamasına yol açtığına dikkati çeken Topalakçı, ”Bu nedenle göz sağlığını korumak adına yumurta, havuç, domates ve koyu yeşil yapraklı sebzelerin tüketimi arttırılmalıdır” dedi.

Topalakçı, radyasyona maruz kalınma durumunda ortaya çıkabilecek en önemli sağlık probleminin kanser olduğunu belirterek, dolayısıyla kanserden korunmaya yönelik bir beslenme şeklinin yaşamın yaşam biçimi haline gelmesi gerektiğini vurguladı.

Bunun için günlük yağ tüketiminin sınırlandırması ve doymuş yağlar yerine zeytinyağ gibi doymamış yağların tercih edilmesi gerektiğini ifade eden Topalakçı, ”Et tüketimi günlük bir porsiyonla sınırlandırmalı ve ağırlıklı olarak beyaz et ve yağsız et tüketilmeli. Et, fazla pişirilerek üzerindeki yanık kısımlarla tüketilmemeli. Ayrıca et endüstrisinde bozulmayı önlemek için ete konan nitratlar ve kesim hayvanlarının hormonlarla beslenmesinin de sakıncalı olduğu unutulmamalı. Özellikle sucuk, salam, sosis gibi ürünlerin tüketilmesinden kaçınılmalı” diye konuştu.

-”YEŞİL RENKLİ BESİNLER TOKSİN ATIMINI ARTIRIYOR”-

Mevsiminde bol miktarda sebze tüketilmesi ve günlük ortalama 3 porsiyon yine mevsiminde meyve yenilmesine özen gösterilmesi gerektiğini belirten Topalakçı’nın verdiği bilgiye göre, özellikle koyu renkli sebze ve meyvelerin koruyuculuk özelliğinin daha yüksek olduğunun unutulmaması gerekiyor.

Ispanak, maydanoz, tere, roka, brüksel lahanası, brokoli, taze fasulye, kabak, salatalık, bezelye gibi yeşil besinler karaciğer enzimleri üzerinde oldukça etkili olduğundan vücutta toksin atımını arttırıcı etki gösteriyor.

Bu grup besinler yine renklerinden ötürü kansere karşı koruyucu etki göstermekle beraber, içerdikleri yüksek miktarlardaki C vitamini içeriğinden ötürü bağışıklık sistemini koruyor.

Yeşil renkli besinler, bunların dışında süt yoğurt grubu dışında kalsiyum içeriği en yüksek yiyecek içecek grubunu oluşturuyor.

Et, balık, deniz ürünleri, mantar, süt, yumurta, soğan, sarımsak, kabak, lahana ve tahıl ürünleri gibi selenyumdan zengin besinlerin tüketilmesi öneriliyor.

Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi için kabuklu deniz ürünleri, balık, ciğer ve yumurta gibi çinkoyu barındıran besinlerin günlük beslenmede mutlaka yer alması tavsiye ediliyor.

Buğday tohumu, tahıl, esmer pirinç ve yumurta sarısı, baklagiller gibi manganez ve tam tahıldan ve posadan zengin bir beslenme şeklinin benimsenmesi isteniyor. Özellikle kanser ve bağışıklık sistemi için, kırmızı üzüm (kurusu da olabilir) ve çekirdeğinde bulunan resveratrol güçlü bir anti-oksidan özelliği taşıyor.

Pişirme şekli olarak fırında ve buharda pişirme şekli tercih edilmeli, kızartılmış gıdalardan uzak durulması gerektiği vurgulanıyor.

Fazla tuz tüketiminden kaçınılması isteniyor. Radyasyonun olumsuz etkilerinden korunmak için kullanılması gerekenin tuz değil ”potasyum iyodür” olduğu belirtiliyor. Temiz su kaynaklarının tüketilmesi, günde en az 2 su bardağı süt içilmesi ya da yoğurt tüketilmesi öneriliyor.

star gazetesi

 

Bahçeli’yi darmaduman edecek oyun!

Hasan Cemal’in yazısı

MHP’nin 12 Haziran’daki oy oranı, dünkü yazımda belirttiğim gibi belki de seçimin kaderini belirleyecek.
Ak Parti’nin kaç milletvekili çıkaracağı, 367 ve üstü diye tarif edilen hedefi vurup vuramayacağı büyük ölçüde MHP’nin seçim performansına bağlı.
Ancak şu söylenebilir:
MHP umut vermiyor!
Devlet Bahçeli ve kurmaylarının seçimlere vizyon yenileyerek gidebileceklerine dair herhangi bir sinyal alındığı söylenemez.
Ayrıca gecikilmiş durumda.
MHP’de hâlâ eski, geleneksel milliyetçilik anlayışı parti politikalarına damgasını vurmaya devam ediyor.
Ak Parti karşısında MHP’nin 12 Eylül referandumunda uğradığı büyük yenilgiden bazı derslerin hâlâ çıkarılmadığı anlaşılıyor.
MHP çevrelerinde, referandum sırasında “12 Eylül askeri yönetimini savunmak bize mi kaldı?”  diyen seslere yönetim katında hâlâ kulak verilmiyor.
Balyoz Davası sanığı bazı emekli paşaların (mesela Engin Alan, eski Özel Kuvvetler Komutanı) milletvekili adaylığına veya Ergenekon konusundaki tutumuna karşı parti içi tepkiler fazla önemsenmiyor Bahçeli katında…
Oysa bu tutum, 12 Eylül referandumunda MHP’nin seçmen tabanından ‘evet’çilere, ‘Ak Parti cephesi’ne oy kaçışını beslemişti.
Vizyon yenilemek, yeni bir milliyetçilik anlayışı geliştirmek gibi isteklere de MHP tepelerinde kulak tıkandığı görülüyor.
MHP’ye ilişkin bir güncel konu da şu:
‘Ülkücüler’ eskisi gibi ortalıkta gözükmüyorlar. Belki de eskisi gibi hayatın içinde değiller.
Ya da artık ‘idealize’ edilmiyorlar.
Oysa geçmişte böyle değillerdi. Bir zamanlar ‘komünist’lere karşı olan onlardı.
Geçti bu devir.
Sonra ‘bölücülük’ dönemi açıldı. Şimdi bu cephe de eskisi gibi değil.
Yumuşadı.
Devlet İmralı’yla, Öcalan’la bile görüşmeye başladı. Halkın buna fazla ses çıkarmadığı, 12 Eylül’ün yüzde 42-yüzde 58’inde, MHP’nin uğradığı yenilgide de ortaya çıktı.
Şimdi siyasal ortam o hale geldi ki, ‘Ülkücüler’in heybesinde çok fazla bir şey kalmadı ilgi çeken…
Buna karşılık Ak Parti, 2007’den beri MHP’nin hem siyasal hem toplumsal tabanına çengel atmış durumda. Gayet bilinçli olarak MHP tabanını kendine doğru çözmeye, çekmeye çalışıyor.
İsrail’e one minute diyerek çekiyor.
Mavi Marmara çıkışıyla çekiyor.
‘Kürt sorunu’nda şovenleşerek çekiyor.
PKK ve BDP’ye karşı dilini sivrilterek çekiyor.
KÇK operasyonu ile çekiyor.
Ermeni meselesinde katılaşarak çekiyor.
Libya’da Batı’ya karşıymış gibi yaparak çekiyor.
Veyahut basılmamış bir kitap taslağına baskınlarla el konulması gibi demokratik vicdanları kanatan uygulamalara sessiz kalarak çekiyor.
Bu liste uzatılabilir.
Ama kısacası:
Tayyip Erdoğan gayet bilinçli oynadığı bir oyunla MHP tabanını gitgide çözüyor, iktidar olanakları da bu oyununu biraz daha etkili kılıyor.
Ve bu oyun, 12 Haziran yaklaşırken MHP’yi yüzde 10 barajının altına çekme ihtimalini arttırıyor.
2007’de MHP oyu yüzde 14’tü.
MHP halen bazı seçim araştırmalarında yüzde 10’u geçemiyor.
Bugün Ak Parti’de MHP’nin yüzde 3’le yüzde 5 arasında oyu var gibi.
Bu da 1.5-2 milyon oy ediyor.
Devlet Bahçeli eğer bu oyları geri alamazsa, işler 12 Haziran’a kadar şimdiki seyrinde giderse, MHP barajın altında kalır ve Tayyip Erdoğan’ın istediği olur.
Şöyle söylenebilir:
Erdoğan ‘yeni milliyetçilik’i kendi partisine alırken, Bahçeli’nin elinde kullanım süresi çoktan dolmuş ‘eski’yi bırakıyor.
Böylece, Ak Parti’nin 12 Haziran’da milletvekili sayısı olarak ‘367 ve üstü’nü yakalama ihtimali büyüyor.
Bahçeli bunu tersine çevirebilir mi?

Yazının devamı için tıklayınız>>>

Milliyet.com.tr

CHP’nin adayları ve acı gerçek

Eser Karakaş’ın yazısı

CHP’de yaşananların yanlış yorumlandığı kanısındayım.

Açmaya gayret edeceğim.

12 Haziran Genel Seçimleri’ne yaklaşık iki ay kala siyasi partiler aday listelerini belirliyorlar.

CHP de bu süreçte hem yeni üyeler kazanıyor hem de adaylarını belirliyor.

Basından öğrendiğimiz kadarıyla Gaziantep eski belediye başkanı Sayın Celal Doğan’ın, Kültür eski bakanı Sayın Fikri Sağlar’ın CHP üyelikleri reddedilir ya da bekletilir iken, Ergenekon sanığı Sayın Mehmet Haberal’a CHP üyeliği veriliyor ve muhtemelen 12 Haziran’da da TBMM’ye üye yapılacak.

Çok yakın geçmişte, Sayın Mustafa Balbay ve Sayın Tuncay Özkan için de benzer şeyler duymuş idik.

Bu aday profilini tercih etmek CHP’nin iç işidir, kimseyi ilgilendirmez.

Ancak, bir noktanın da altını çizmek isterim doğrusu.

CHP dışı, CHP’ye sıcak bakmayan kimi çevreler, CHP’nin bu aday profil tercihini eleştirir iken, darbecilikten yargılanan kişilerin aklanmadan TBMM’ye taşınmasını yadırgıyorlar, CHP yönetiminin bu kişilerin suçsuzluklarına bu ölçüde inanmalarını kınıyorlar.

Ve kanımca büyük bir yanlışın içine  düşüyorlar.

CHP diye adlandırdığımız siyasi hareket iç içe geçmiş çok sayıda halkadan oluşuyor.

CHP yönetimi var, CHP TBMM grubu var, CHP parti teşkilatı var, CHP’nin tarihsel destek bloğu var (başta yargı ve asker olmak üzere bürokrasi), CHP çizgisindeki basın var, Cumhuriyet mitingleri katılımcıları var, genel CHP seçmen kitlesi var, vs.

Bu halkalardan hiçbirinden Sayın Mehmet Haberal’ın (sembol olarak bu adı veriyorum) CHP adaylığına yoğun bir tepki gelmedi ve gelmeyecek.

Ama bu tepkisizliğin nedeni bu iç içe halkaların Sayın Haberal’ın suçsuzluğuna inanmamaları değil.

Bu halkaların mensuplarının kahir ekseriyeti Sayın Mehmet Haberal’a yönelik suçlamaların doğru olmadığını değil, bu isnatların suç olmadığını düşünüyor.

İşin vahim, çok vahim tarafı da bu.

Bu iç içe halkalarıın büyük bölümü, 2003, 2004 yıllarında sağır sultanın bile duyduğu darbe girişimlerinden biri gerçekleşse idi, bu sonucu çok meşru görecek idi.

Bu ülkede yaşıyorsanız, bu iç içe halkalardan yakından tanıdıklarınız, arkadaşlarınız, dostlarınız varsa bu acı gerçeği çok yakından görüyor olmanız gerekiyor.

Bu halkaların 28 Şubat 1997 kepazeliğine, 27 Nisan 2007 ilkelliğine nasıl tepki verdiklerini hatırlarsak ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacaktır.

CHP, küçük istisnaları dışarıda bırakır isek, AK Parti’ye yönelik darbe girişimlerini inandırıcı bulmuyor değil, bu süreçlerin suç olmadığını düşünüyor.

Herkes elini vicdanına koyarak şu soruya cevap vermeli: eşi türbanlı bir AK Parti adayı Çankaya çıktığı gün asker darbe yapsa idi, geçen gün İzmir’de “yarın sıra kimde?” diye miting düzenleyenlerden kaç kişi bu durumu bir felaket, bir utanç, karşısında direnilmesi gereken bir haydutluk olarak değerlendirecek idi?

CHP’nin çekirdek kadro ve seçmeni, Özden Örnek’in günlüklerinin sonradan birileri tarafından yazıldığına inanıyor falan değil; bu kesim bu günlüklerin bize gösterdiklerinin o konjonktürde normal olduğu kanısında.

Bunu açık açık dile getiremeseler bile.

Kaç CHP’li acaba askerin Genelkurmay binasında siyasal, hatta hükümete karşı raporlar, belgeler düzenlemesini bir anormallik, bir suç olarak değerlendiriyor?

Herkesin bu acı durumla yüzleşmesi ve bu gerçeğe göre siyaset üretmesi gerekiyor.

Stargazete.com

 

‘Ücretini Davos’ta Erdoğan ödedi’

A. Raif Öztürk’ün yazısı

İnleyen Kudüs, Türkiye ve LÛT gölü

Bu mukaddes beldenin (Kudüs’ün) işgâli; her zaman düştüğümüz fakat bir türlü ibret alamadığımız, daha doğrusu almadığımız tuzaklardan olan; “olayları hafife alma, sinsi gelişmeleri okuyamama ve tuzakları görememe, o günkü sunulan avantaja tav olarak yarını düşünmeden, BÖLÜNME” gibi sebeplere dayandığı çok net ve çok ilginçtir.

Şöyle ki:

Siyonistler öncelikle 1940’lı yıllarda çok sinsi plânlar yaparak; bu Filistin topraklarından çok yüksek ücretlerle, arsa veya binalar satın almaya başlarlar. Buralara yerleşen Yahudiler, 3-4 sene gibi kısa bir zamanda çevrelerindeki arsa veya evleri, sahiplerini yüksek bedellerle kandırarak satın almaya devam ederler. Dayanışmalı ve sinsi plânlarla, Filistin’i içten sefâlete ve özellikle sefâhate (zevk ve eğlenceye, Allah’ın yasak kıldığı şeylere düşürerek, aklı kısırlaştırmaya) sürüklerler. Daha sonra da bölüp parçalayarak, bölgede söz sahibi olurlar ve buralarda ciddi hâkimiyet kurarlar. Filistin’in kırılma noktası, öncelikle Filistin halkının işte bu gafletlerine dayanır…


Aşağıdaki 4 Filistin haritası, bu kırılma faciasını aşama-aşama çok net resmetmektedir.

Evet, daha sonra Birinci Dünya Savaşı çıkar ve Kudüs, İngilizler tarafından işgal edilmiştir. 1948′de BM, kenti Doğu ve Batı yakası olarak İsrail ile Filistin arasında bölüştürür. Hemen ardından Arap ülkeleriyle İsrail arasında bir savaş çıkarılır.

1967′deki Altı Gün savaşından sonra İsrail, Doğu Kudüs’ü de işgal ederek kentin tümünü ele geçirir ve Kudüs’ü başkent ilân eder.

1988 yılına gelindiğinde bu defa Filistin Milli Konseyi, Kudüs başkenti olmak üzere Filistin Devleti’ni ilan eder, fakat Yahudilerdeki dayanışma Arap âleminde olmadığından, artık iş işten geçmiştir.

1993′de Doğu Kudüs’e kapatma uygulanmasını ve devamını sizler de biliyorsunuz.

Benim özellikle vurgulamak istediğim, 1940’lı yıllardaki sinsi plânlardır. Çünkü, bu plânlar Ülkemiz üzerinde de uygulanmaya çalışılmaktadır. Mutlaka ibret alınmalıdır…

***

Bizleri gezdiren Filistinli rehberimiz, TC hükümetine minnettar olduklarını sık sık dile getirdiği gibi, cadde ve sokaklarda karşılaştığımız vatandaş ve esnafın, Türk olduğumuzu anlar-anlamaz alkışlamaları ve sevgi gösterilerinde bulunmaları, göğsümüzü kabartmıştır. Hele birkaç arkadaş olarak, bir restorantda hesap ödemeye gittiğimizde, kasadaki patron ayağa kalkarak “yedikleriniz bizden, daha doğrusu ücreti ödendi” denildi. Rehbere “..kim ödedi?” diye sordurduk. Cevaba çok şaşırdık.

-“Ücretinizi, Davos’ta TC. aile reisiniz ödedi” denilmiş. Âdetâ gözlerimiz doldu ve onlarla kucaklaşarak ayrıldık. Aramızda bu konuyu kritik ederken, zengin bir Arap ülkesinde de 15-20 Türk gazetecinin, aynı olayı yaşadıklarını öğrendik.

Hey gidi Türkiyem, kısa bir zamanda neredeeen, nereye…

***

1980’de İngiltere’ye, 1986’da Japonya’ya, 1993’te ise hacca gitmiştim. O altı sıfırlı Türk paramız asla işe yaramıyordu. Ülkemizdeyken îkaz edilmeyen Türk hacı adayları, paralarını $ veya Riyal yaptırmadıkları için, oralarda çok sıkıntı çekiyorlardı.

2009 Yılında da umreye gittiğimde, altı sıfır atılan yeni paramızla, dolar veya Riyal hiç fark etmiyordu. 2011 Yılında, yani bu sene 23 Şubat-16 Mart arası ise döviz bürolarında yine hiç fark etmiyor ancak, çarşıda ve mağazalarda dolar uzattığımızda “Lâ, lâ, lâa, Turkî..” yani “hayır, hayır Türk parası verin” diye itiraz etmeleri çok hoşumuza gitti.

•    Konu buralara gelince hayalim 15-20 yıl öncelerine gitti, arz etmeden geçemeyeceğim:

Hatırlayınız; ekonomiyi düzetmek için ithâl edilen Sn. Kemal Derviş beyefendiye de, ekonomi Profesörü başbakanımız Tansu Çiller hanfendiye de, “..utanıyoruz, şu paramızdan hiç olmazsa 3 sıfır atınız” denildiğinde, “bu asla mümkün değil çünkü, üç sıfır atarsak % 70’lerde olan enflasyonu hiç tutamayız, iyice azar” diye cevap alınıyordu. 2004 yılının sonlarında ise 36 yaşlarında, genç bir ekonomi kaptanı olan Sn. Ali Babacan, bu asla mümkün olmayanları, üstelik de 3 sıfır değil tam altı sıfır atarak, tereyağından kıl çeker gibi nasıl becerdi acaba? Bu övünç kaynaklarını takdir ettiğimizde, köhnemiş bir zihniyet küplere binse de, biz gerçekleri görmek zorundayız…

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz hocamızın çok güzel sözlerinden, birinin yeri gelmişken, arz etmeden geçemeyeceğim: “Ben köylüyüm. Köyümüzde yabani armut ağaçları vardı. Yaprakları ise güzel meyve veren armut ağaçlarından daha güzel, ilgi çekici ve aldatıcıydı. Fakat, aklı olan herkes meyve veren ağaçları tercih ediyor, onları suluyordu. Evet beyefendiler ve hanımefendiler, her konuda görüntüye değil, neticeye, yani sözlere değil, meyvelere bakınız ve mutlaka meyve vereni tercih ediniz!…”

ACI SU DA TATLI SU DA BERRAKTIR, SAKIN HÂ, GÖRÜNÜŞE ALDANMA!…

***
Kudüs’te en çok ilgimi çeken bir başka yer de Lût gölüydü.

Bu göl, Lût kavminin helâki sırasında oluşmuş. Râkımı ise deniz seviyesinin bile 422 metre altında olup, dünyanı en alçak noktasıymış. Derinliği 376 metre, yüzölçümü 600 Km.2, tuz oranı %28-33 olup, diğer göllerin aksine hiçbir akarsu ile beslenmeyen tek göl olduğu söyleniyor. Suyun altında asfalt parçalarının varlığından ve yapılan araştırmalardan, her türlü imkâna sahip zengin bir kavim olduğu da tespit edilmiş.

Hûd Sûresi’nin 82. ayetindeki “..böylece emrimiz geldiği zaman, o azgın kavmin üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık” ifadesiyle, Lût Kavmi’nin başına gelen felâketin şeklini açıkça bildiriyor.

Kuran’da anlatılan Lût Kavmi ile ilgili olay, tahminlere göre yaklaşık M.Ö. 1800 yıllarında olmuştur. Evet, “kula belâ gelmez HAK yazmayınca, HAK belâ yazmaz, kul azmayınca” atasözümüz de bu olaya da ışık tutuyor. Allah c.c. kuluna asla zulmetmez.

“Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler” (Hud Sûresi, 101. Âyet.)

“Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendisine zulmetmiş olur.” (Talak S. 1. Âyet.) Peygamberimiz (s.a.v) de; “Fuhuş, zina ve faiz açıktan işlendiği zaman, o memleket halkı, belâyı beklesinler.” buyuruyor… (Bu hadis-i Şerîfi ayrıca işleme arzusundayım.)

Evet, sevgili dostlarım. Müzikteki potpuri gibi, bu seyahat sonrası da uç-uca değişik konulara girdik. Pek tabiidir ki seyahatler, anlatılanlardan çok-çok daha güzeldir. Yüce Rabim hepinize, bu ibret dolu mukaddes yerlere en kısa zamanda gitmenizi nasip etsin…

Moralhaber.Net

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.