Category Archives: Aşk

Favori Milletvekili ADAYIMIZ… FLAŞŞ FLAŞŞ FLAŞŞ

Jenerik Aday

Aşk ve Secde – Video

Hayat, evlilik ve zaman!

Gazetelerin en güzel cumartesi yazısı BU!

Evlilik ve birliktelik adına en güzel yazılardan biri bugün Haşmet BABAOĞLU’nun kaleminden çıktı.

Haşmet BABAOĞLU’nun yazısı…

Hayat, evlilik ve zaman!

Hayatımızın kör noktası ne biliyor musunuz?
Süreklilik…
Mesela güvenlik istiyoruz ama bunun süreklilikle doğrudan ilgisini görmezden geliyoruz.
Ya sevilmek?
Nasıl muhtacız sevilmeye!
Ama süreklilikle bağını fark etmekten kaçınıyoruz.
Oysa kim ister bir sevilip bir sevilmemeyi! Süreklilik yoksa sevmenin de, sevilmenin de “bereketi” yok!
Diyeceksiniz ki, ama evliliklerimiz ve işimiz gücümüz başka!
Onların sürekliliğine önem veriyor, hep ayakta kalmaları için üzerlerine titriyoruz.
Belki…
Biraz…
Daha çok şunu yapıyoruz: İşimizi de evliliğimizi de alışkanlığın dağınık yatağında uykuya yatırıyoruz.
Zamanla ilişkimiz şöyle…
Gelip geçen zamanı; hatıraların değerini, sevincini, acısını iyi biliyoruz.
Gelecek fikriyle de oyuncak gibi oynuyoruz, doğrusu!
Proje lafının son zamanların en moda laflarından biri olması; hatta sık tekrarlanmak yüzünden can sıkıcı hale gelmesi bundan.
Fakat bir şeyi sürekli kılmak…
İşte o başka!
Süreklilik denen şey insanın en zorlu sınav alanı belki de!
Geçen gün farklı ekollerden evlilik terapistlerinin “mutlu evliliğin sırları” üzerine yaptıkları değerlendirmeleri okuyordum.
Hani o gönül çalıcı öneri listelerini…
Şunu yapın, bunu söyleyin, vs.
Dikkatimi çekti; hepsi süreklilik konusunu unutmuştu! Oysa asıl sorun orada değil mi?

Mesela şu en basit görünen ama en etkili uzman önerisi: “Eşinize zaman ayırın!”
Peki aynı basitlikte “İyi de ne kadar zaman ayıralım? Sürekli mi?” diye sorarsanız içinizden…
Bütün anlam buharlaşıvermez mi?
Ya da uzmanların pek sevdiği “doğru tartışmayı öğrenin” önerisini ele alalım.
İlk bakışta nasıl da pratik ve parlak bir öneri gibi görünüyor.
Ama ya bir an için durup “evlilik dediğin tv programı değil ki!” dediğinizde…
“İyi de kaç kere tartışacağız?” veya “hep tartışacaksak, bunun doğrusu olur mu?” diye sorduğunuzda…
Bütün anlam binası tuzla buz olmuyor mu?
Yani “mutlu evliliğin” bir sırrı varsa eğer, mutlaka süreklilik denen şeyle bir bağı olmalı.
Sadece aşk, meşk, sosyal normlar, güvenlik ihtiyacı, çocuklar meselesi değil ki evlilikte mutluluk!
Ya da bir seferlik, iki seferlik, üç seferlik mutluluk anları neye yarar?
Bir hayatı paylaşıyorsun nihayetinde!
Sürekli…
Ya da paylaşamıyor, yan yana duruyorsun! Sürekli…

Sabah.com.tr – moralhaber.net

Sevgili ile âşık arasında

-Mevlânâ’dan ilham ile…-İstanbul’da bir âşık yaşardı. Günlerden birinde bir töhmete uğradı, kasdî olmayan bir davranışı suç sayıldı, başına kastedildi ve kaçmağa mecbur oldu. On yıl boyunca yedi iklim dört bucağı dolaştı. Kah çöllere düştü, kah sahralar gezdi.

 

Zaman akarken ayrılık takatini kesmiş, özlemi arttıkça artmıştı. Kendi kendisine dedi ki, “Sevgilinin hasretine artık tahammülüm kalmadı! Varayım İstanbul’a döneyim, kafir bile olmuşsam yine imana geleyim de sevgilinin ayaklarına kapanayım şöyle yalvarayım: “A gönüller sultanı! İşte canımı senin önüne attım; ister beni bağışlayarak dirilt, isten boynumu vurdur, işte koyun misali boynum. Ey ay yüzlü! Senin önünde kesilip ölmek, başka yerde dirilip sultan olmaktan yeğdir. Ey gönlümün istediği! Sur’a üfürür gibi seslen bana ki yeniden hayat bulayım.”

Biçare âşık hazırlandı, İstanbul yollarını tutmak istedi. “Kalbim,” diyordu, “kalbim ona aktı, onun kalbi bana mermer olsa da.” “İstanbul,” diyordu, “benim vatanım orasıdır, çünkü sevgili oradadır.” “Sakın gitme! Başından kork!” diyenlere, “Hubbü’l-vatan, mine’l-iman (Vatan sevgisi imandandır)” hadisini okuyordu. “Zincire vurulmaya, zindana atılmaya mı heveslisin?” diyenlere aldırış etmedi. Kendi ayağıyla zindana gider gibi yollara düştü. Önden bir çeken, arkadan bir iten vardı sanki.

Yol… Yol… Çöllerin kumları ipek halılar gibi, çimenlerin yeşilleri kadife döşenmiş yollar gibi geliyor, âşık ilerliyordu. Üsküdar sırtlarına gelip de İstanbul’u görünce heyecanından düşüp bayıldı. Aklı, aşkın sır bahçelerine doğru aşıp gitmişti. Bir kayık tedarik edip İstanbul’a ayak bastığında herkes ona hayret etti. Kimisi “Durma kaç!” diyordu, kimisi “Allah rızası için kendi kanına girme!” diye yalvarıyordu. “Sevgilinin öfkesi dinmedi!” diyenler, “Akıl edip kaçmıştın, ahmak mı oldun?” diyenler… Âşık cevap veriyordu: “Ben susuzluk hastalığına tutulmuş bir hastayım; su beni çekti getirdi, suyun beni öldüreceğini bilsem de şimdi sudan kaçamam. Su içmekten başım ve bedenim şişse de susuzluğum azalmıyor. Geceleri tencere gibi kaynasam, gündüzleri çağlayanlar gibi aksam yine su isterim. Şimdi suya kavuşmaya gelmişim. Su benim sevgilim. Üstelik bir zamanlar onun öfkesinden kaçtığım için de çok pişmanım. Şimdi varın, deyin ona; “Ne kadar öfkeliyse benden çıkarsın öfkesini, benim aşk sarhoşu olan canıma ne istiyorsa yapsın! Şimdi kurban bayramıdır, ben de onun kurbanlığı. Bir kurban ancak bayramda kesilmek için beslenir. Ben bu canımı öyle besledim. Ruhumun haşrı, canımın dirilmesi için nefsimin kurban olması gerek. Hallac, “Öldürün beni, benim ölümümde hayat vardır!” demedi mi? Allah’tan gayrı hey şey ölüp yok olacaktır madem, öleyim ben de, kurban olayım. Kurban olayım ki ölüm, karanlıkta gizli bir bengisudur. Şimdi nilüfer gibi ölümümü suda arayayım ki sevgiliye doğru yürümüş olayım. Susuzluk hastasının ölümü sudan olacak madem, bir can korkusu ile sevgiliden kaçar mıyım artık? Suyun nehirden kaçtığı nerede duyulmuş. Ben o nehirde kendimi yok etmeye gelmişim. Kâsedeki su nehre akınca sıfattan ve addan kurtulup zatı baki kalır. İşte bu yüzden bir zamanlar Sevgili’den kaçtığım için pişmanım. Şimdi kendimi onun güzellik fidanına asmak için gelmişim.

Âşıkın sevgilisine haber verdiler. Herkes merakla bekliyordu; acaba asacak mı, kesecek mi, parçalatacak mı?!.. Sevgilinin kalbine bir merhamet gelmişti oysa. Seher vaktinde şöyle yakardı: “Ey yüce Allah! Ey tek olan, ehad olan Allah!.. O bir suç işlemişti, biz de onu gördük. O merhametimizi bilmeden korkarak kaçtı. Bir korkunun içinde binlerce umut gizlidir. Ben korkmayan bir edepsizi korkuturum ama korkan birini ne diye korkutayım. Soğuk tencere için ateş lazımdır, ama ateşten, kaynayan coşan bir tencereye ne?!.. Korkusuz olanları kabahatleri ile korkutmak nasıl evla ise, korkanları da o korkudan halas etmek öyle evladır. Ben yamacıyım, yamanması gereken yeri yamarım.”

Sonunda o âşıkı sevgilinin huzuruna getirdiler. Getirdiler getirmesine de bedeni öyle mecalsiz düşüp bayıldı ki can kuşu kafesinde yoktu sanki. Nedimler nedimeler koştular, yüzüne gül suyu serptiler, buhurlarla tütsülediler. Sevgilisi başucuna vardı, dedi ki: “Ne garip!.. Âşık gönül ateşi ile sevgiliyi arar, fakat sevgiliyi görünce kendini kaybeder!” Sonra o âşıkın kulağına fısıldadı: “Ey âşık! Bak ben geldim. Aç eteğini, doldurmaya altın getirdim. Nefesin kesildiyse ben sana nefes vereyim, gönlün öldüyse ben onu dirilteyim. Ey can, vuslat kapısını açtık, dön geriye, gel bize!.. Bak dilsiz, dudaksız sana o eski sırları söylemekteyim, aç gözünü. Ey Zümrüdüanka Kaf dağından dön aramıza!..

O zavallı âşık sevgilinin elini alnında hissedince yavaş yavaş kendine geldi. Gözlerini açtı, yerinden fırlayıp birkaç kez secdeye kapandı. Sevgili kendisini kabul etti diye şükürler eyledi. Sonra ona yalvarır gibi şöyle dedi: “Ey aşk kıyametinin İsrafil’i!.. Bana ilk şeref armağanı olarak kulağını dudağıma yaklaştır; ta ki sırları başkaları duymasın. Nice zamandır yakarışlarımı duymanı istedim. Her gece senin özleminle uykuya vardım, her sabah seni özleyerek uyandım. Bazı geceler gözüme hiç uyku girmedi. Senden ayrıldığım andan itibaren benim için ne evvel kaldı, ne âhir. Ön de gözümden düştü, son da. Çok aradımsa da sana benzer bir sevgili bulamadım. Varlık sermayem ayrılık ateşiyle yandıktan sonra varlıktan sıyrıldım, senden gayrı bir nesne bilmez oldum. Şimdi hangi diyarda, ne toprakta bir kan lekesi görürsen bil ki o bizim gözümüzden akmıştır. Şimdi söylemekle ağlamak arasında şaşırıp kaldım. Ağlasam söyleyemiyorum, söylesem ağlayamıyorum. Şimdi sen dile ne dilersen, söyleyip şükür mü edeyim, ağlayıp eşiğine inci ve mercanları şükrane mi sunayım?

Âşık bunları söyleyip ağlamaya başlayınca, aşağıdakilerden ve yukarıdakilerden kim varsa bütün İstanbul ağladı, kadın erkek, çocuk ihtiyar birbirine karıştı. O sırada âşık, yeryüzünün gökyüzüne şöyle dediğini duydu: “Eğer kıyameti görmedinse işte gör!.”

***

Ey Yüce Sevgili!.. Âşıkını Sen’in ayrılığından yine Sen kurtar! Amin!..

 

i.pala@zaman.com.tr 

İSKENDER PALA

107 yıl önce ‘izdivaç’ ilanları

Günümüzde evlilik programlarında ve ilgili internet sitelerinde eş arayanlar bundan 107 yıl önce bu taleplerini gazeteye verdikleri ilanlarla duyuruyordu.

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Eğitim Fakültesi Türkçe Bölümü Öğretim Görevlisi Sıddık Akbayır’ın arşivindeki Osmanlı gazetelerinde yer alan izdivaç ilanları, ”ilanla evlilik” konusunun, her dönem güncelliğini koruduğunu gösteriyor.

Osmanlı döneminde Samsun’da yayımlanan Musavvar Malumat Gazetesi’ndeki izdivaç ilanlarında kullanılan dilin zarifliği, eş arayan kişilerin genç oluşu ve taleplerde genellikle ”musikiden anlar” ifadesinin bulunması dikkat çekiyor.

”Yumuşak huyluyum, kadınlığın esaretinden müştekiyim, işret asla kullanmam, tütün içmem, idaremi bilirim, iyi evlat terbiye eder, ev işlerini yapmağa gücü yeter, musikiden anlar bir refikaya talibim” gibi ilanların o dönemde sadece erkeklerin verebildiği görülüyor.

-”O DÖNEMKİ İLANLARIN DAHA SAMİMİ, DAHA İÇTEN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ”-

Sıddık Akbayır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Samsun’da 107 yıl önce Osmanlıca olarak yayınlanan gazetelerde yaptığı kent kültürü araştırmasında rastladığı izdivaç ilanlarının ilgisini çektiğini söyledi.

İzdivaç ilanlarının tarihinin oldukça eskiye dayandığını belirten Akbayır, ”Bu incelemede ‘yalnızlığın’ dünyanın en uzun ve eski cümlesi olduğunu gördüm. Her dönemde, kitle iletişim araçlarının, insanların yalnızlığına çare olabileceği umudunu taşıdığını söylemek mümkün. Gazetelerde, yalnızlığın Osmanlıcası da vardı. Dönemin kültürel yapısını yansıtan bir gramerle insanlar kendilerine eş arıyorlar. O dönemki ilanların daha samimi, daha içten olduğunu görüyoruz” dedi.

Osmanlı döneminde gazetelerde yer alan izdivaç ilanlarında aranan özellikler daha net olduğunu vurgulayan Akbayır, şöyle devam etti:

”Bir ayrıntı çok önemli. İlanları sadece erkekler verebiliyor. Kadınlar için bu o dönemde ayıp karşılanıyor. Günümüzde ise bu ilanların yerini evlilik programları alıyor. Nurseli İdiz’le başlayan modanın hiç de yeni olmadığını, 107 yıl önceki gazeteleri incelediğimizde fark ediyoruz. Şimdi, neredeyse her kanalda artık insanlar ekrana çıkarak eş arıyor.”

-107 YIL ÖNCEKİ İZDİVAÇ İLANLARI-

Osmanlı döneminde Samsun’da yayımlanan Musavvar Malumat Gazetesi’nde yer alan izdivaç ilanlarından bazıları şöyle:

”Ben bir zabitim. Rütbem Mülazım, memuriyetim şehirde. Yaşım yirmi altı. Yumuşak huyluyum, kadınlığın esaretinden müştekiyim (şikayetçiyim). İşret (içki) asla kullanmam. Tütün içmem. İdaremi bilirim. Başka gelirim olmadığı gibi kimsem de yoktur. Yirmi iki yaşlarında, iyi huylu, inas mektebi idadiyesi (Kız Lisesi) derecesinde tahsil görmüş, iyi evlat terbiye eder, ev işlerini yapmağa gücü yeter, musikiden anlar, sadeliği sever, bir refikaya talibim. Şartlar uygun olduğu takdirde evvela vekil veya velisinin (muhterem Malumat vasıtasıyla) adreslerini bildirmelerini arz eylerim. (H. Celal)”

-”YAŞIM YİRMİ, 700 KURUŞ MAAŞIM VAR”-

”Bir validem var. Askerim. 700 kuruş maaşım var. Yaşım yirmidir. Asil ve güzel bir kız ile izdivaç etmek istiyorum. Bunun için aşağıdaki özelliklere sahip bulunması lazımdır.

-14 ila 17 yaşında bulunması.

-Bir parça musikiye aşina olmalı.

-Benim maaşım kadar bir gelire sahip bulunması.

-Oldukça mutaassıp olmalı.

Yukarıdaki şartlar dahilinde dest izdivacı arzu edecek hanımefendilerin ya adreslerini bildirmesini veya gazetenizle adresime müracaat etmesini arz eylerim. (H.N.)”

-”SERVETİ AZ VEYA ÇOK OLSA DA KABUL EDERİM”-

”Otuz yaşındayım. Henüz evlenmedim. Asil bir aileye mensup olduğum gibi güzel ve asil bir hanım kız ile izdivaç edip bir aile teşkil etmek isterim. Dört bin lira gelirim var. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Yalnız ihtiyacım, iffet sahibi bir kız ile izdivaç etmektir. Benim ile teşriki hayat edecek olan refika-i müstekbalemin (müstakbel eşimin) serveti az veya çok olsa da kabul ederim. Asil bir aileye mensup olmak, yirmi yaşından küçük ve yirmi beşten büyük olmamalı. Okur yazar, biraz musikiye aşina olmalı. Bu şartlar dahilinde izdivaca talip olanlara adresimi bildiririm. M.H.”

-”EN MÜKEMMELİNDEN DÖRT YÜZ KURUŞ MAAŞLA İSTİHDAM EDİLMEKTEYİM”-

”Samsunluyum. Samsun’da devair merkeziyeden (merkezi devlet işlerinde) en mükemmelinde dört yüz kuruş maaşla kitabette istihdam edilmekteyim. İki evim vardır. Birinde kendim oturuyorum, diğerini de kiraya veriyorum ve az çok araziye de malikim. Musikiye fevkalade merakım vardır. Huyum iyidir. Musikiye aşinayım. Yirmi yaşındayım. Münevver, musikiye aşina bir refika-i hayat isterim. Refika-i hayatımın benden büyük bir yaşa malik olmasını istemem. Talep vukunda fotoğrafını tetkik ederim. Daha bir çok olumlu özelliğe sahip bulunuyorum. Talep olanlar adresime müracaat buyursunlar. Samsun’da İskenderiye Oteli’nde Yusuf Ziya Bey vasıtasıyla. A.N.”

-”HOPPALIK, ZÜPPELİK İSTEMEM”-

”On sekiz yaşına girmiş, kalbi, dimağı payitahtın nuru irfan medeniyetiyle tenvir etmiş. (İstanbul’un çağdaşlığının ilim ışığı ile aydınlanmış) Samsun’un havayı samimiyetinde (samimi havası içinde) oldukça yüksek bir ailenin dest tertibinde (terbiyesi ve gözetiminde) büyümüş bir Türk genciyim. İçki kullanmam. Kahve nedir bilmem. Hoppalık, züppelik istemem. 15-16 yaşlarında, aklı başında, gözü evinde, eli kalbinde, tahsili yerinde, asil ve necip bir aileye mensup sevimli bir kızla evlenmek istiyorum. 500 kuruş aylık gelirim, mükemmel bir evim ve ufak bir arsam var.Ancak saadetimizin devamı için refika-i müstakbelimin (müstakbel eşimin) biraz servet sahibi olmasını dilerim. İstanbul için iç güvey girilir. Bu şartları kabul edenler olursa Samsun’da İskenderiye Oteli’nde Yusuf Ziya Bey delaletiyle (aracılığıyla) M.H. Bey’e müracaat etmelidirler.”

-”GÖZÜ KARA VE BOYU 1.64 OLMALIDIR”-

”Evlenmek istiyorum. Yaşım yirmi dokuz. Rütbem Mülazımevvel’dir. Maaşım sekiz yüzdür. Kimsem yoktur. İçki kullanmam. Halihazırda İstanbul’un en iyi yerinde vazife ifa etmekteyim. Refika-i hayatımda başlıca bulunması lazım gelen özellikler şunlardır, Evvela, yaşı 18-20 olmalıdır. Ayrıca orta halli bir aileye mensup olup, bir evi olmalıdır. Gözü kara ve boyu 1.64 olmalıdır. Bu şartlarla desti izdivacı arzu edecek hanımlar adresime bildirsinler. H.T”

AA

Evliliğin 10 Düşmanı

İnsan yaşamının en önemli ve sevinçli anlarından birisi de “evlilik”tir. Büyük umutlar ve hayallerle bir araya ge­linir; oturulacak yer, kullanılacak mobilya özenle seçilir; ço­cuk yapma ve onlarla mutlu olma hayalleri kurulur…

İki ayrı kişilikte ve kültürde insan bir süre sonra tartışma­ya, kavga etmeye başlar. Böylece hiç de arzu edilmeyen, na­hoş bir atmosfer oluşur. Bu ortamın oluşmasında kişilerin ka­rakterleri, davranış biçimleri, alışkanlıkları, inançları, korku­ları, bağımlılıkları, kompleksleri, beklentileri vs. rol oynar. Ar­tık aradaki sıcaklık ve samimiyet kaybolmaya başlamış, ileti­şim ortadan kalkmıştır.

İletişimde birbirini dinlememe, anlamaya çalışmama ve ön yargılarla hareket etme, kendini yeterince ifade etmeme veya edememe devreye girdiğinde evliliğin sonu karmaşık hâle gelir.

İLETİŞİM VE DAVRANIŞ HATALARI

Eşler arasında “evliliği bitirme”ye kadar varabilen iletişim ve davranış hataları şunlardır:

1. Yıkıcı eleştiride bulunmak

“Sen hep böylesin. Zaten bir gün bile olsun beni dinleme­din. Hep bağırıyorsun. Beceriksizsin. Filânın eşinden ibret al. Beni üzmekten zevk alıyorsun.” şeklindeki ifadeler, eşi suçla­yıcı, yargılayıcı ve kırıcı eleştirilerdir. Oysa iletişimde “ben” di­lini kullandığımızda eşimize şöyle diyebiliriz: “Ben bu sözün­den veya davranışından dolayı çok üzüldüm, hayal kırıklığı yaşadım.” Bu ifade daha ince ve yumuşak olduğundan, ayrıca kişide oluşturduğu duyguyu da olaya yansıttığından eşi olum­lu yönde etkileyebilir.

2. Genellemede bulunmak

“Hep böylesin. Böyle yaparsın. Zaten senden başkası da beklenmez. Bencilsin. Hiç değişmiyorsun. Bu huyunu annen­den babandan kapmışsın. Bir gün de iyi yanını göremeyecek miyim?” tarzındaki ifadeler, eşi bir kalıba sokan ve damgala­yan ifadelerdir. Mantıksal olarak düşündüğümüzde, mademki eşiniz söylediğiniz gibi “hep öyle,” yıllardır değişmiyor; peki siz ne oranda değiştiniz? Örneğin; siz de yıllardır eşinize aynı cümleleri ve yargılamaları tekrarlayıp duruyorsunuz, o hâlde siz de “hep öylesiniz.” Kendinize dönün ve işe kendinizi değiş­tirmekle başlayın. “Herkes önce âlemi değiştirmeye çalışır, ama hiç kimse kendini değiştirmekle işe başlamaz.” lâfını unutmayın!

3. Aklını okumak

Evlilikte ilişki bozulmaya ve mutsuzluk ortaya çıkmaya başlayınca araya mesafeler girer. Sürekli kavga, üzüntü bir noktada çiftleri sessizliğe ve kendi dünyalarına iter. Fakat bu­rada sözlü iletişim yerine sözsüz iletişim, yani davranışlardan anlamlar çıkarıp eşi yargılama süreci başlar. “Hah yine kızdın. Bakışlarından anladım. Sen öyle demek istemedin. Senin kafanın içinde neler var, çok iyi biliyorum. Senin ne hainlikler nesinde olduğunu tahmin ediyorum.” tarzındaki yaklaşımlar, 3Sin jest ve mimiklerinden, hâl ve hareketlerinden anlamlar çıkarmaya yöneliktir. Tabiî ki bunlardan yola çıkarak onun dü­şüncelerini okuma gibi bir yanlışlığın içine girilmiş olunuyor.

4. İşi yokuşa sürmek

Zamanla eşlerden birinde olumlu bir değişiklik olmuştur veya gittikleri doktor dinlenilmiş ve kişi olumsuz bir davranı­şından vazgeçmiştir; diğer eşin: “10 yıldır sana söyledim, ama beni dinlemezsin; sonunda dediğime geldin. Başkası deyince daha mı kıymetli oluyor?” biçimindeki konuşmaları, eşi üzen ve geriye döndürebilecek tarzdadır. Oysa: “Bu değişiklikten dolayı çok mutluyum, sevinçliyim; çok hoşuma gitti. Gel beraber plân yapalım; başka nelerimizi değiştirebiliriz, onları konuşalım. Birbirimize yardımcı olalım.” tarzında bir diyalog kurulursa olumlu değişiklik pekişmiş ve devamı için de teşvik edilmiş olunur.

5. Sürekli geçmişi getirmek

Herkesin evliliğinde, geçmişte yaşadığı olumsuz bir anısı ‘ardır. Aile kavgaları, kırgınlıklar, ihanetler, küçük düşürülme1er, hayal kırıklıkları, vs…

Geçmişte yaşanan kötü anıyı sürek-i gündeme getirmek sıkıntı doğurur ve sorunların pekişmesi­ne neden olur. “Evliliğin ilk yıllarında bana yaptıklarını hiç unutamıyorum. Seni affedemiyorum. Annen yüzünden bana Şöyle davranmıştın. Annen baban bana şöyle yapmışlardı ve sen beni yalnız bırakmıştın.” biçimindeki iletişimsizlik yerine, varsa olumlu bir davranış şöyle söylenebilir: “Evliliğin ilk dö­nemlerine göre daha farklısın; ben de hatalarımı düzelttim. Şimdi daha iyi bir noktadayız.” Bu yaklaşımda olumluya dik­kat çekiliyor, pozitif ortam oluşuyor ve de motivasyon artıyor.

6. Hep kendini haklı görmek

Hatalar, yanlışlıklar iki taraftan da kaynaklandığı hâlde “Kim daha haklı?” şeklinde âdeta “mahkeme” kurulur. “Evlili­ğimiz boyunca kavgaları hiç ben başlatmadım. Sen hep bana kötü davrandın, beni aşağıladın. Bütün sorunlar senden kay­naklanıyor.” Bu tarz kalıp sözler, tıkanan evliliklerin klâsik sözleridir. Oysa önce kendimize bakmamız ve “Ben nerede ha­ta yapıyorum, yanlışım ne olabilir?” diye düşünmek gerekir. Sürekli karşı tarafı haksız görmek işin kolaycı yönüdür ve so­runları çözmez; böylelikle hatalarımızı örtbas ederiz ve kendi­mizi “temize” çıkarmış oluruz.

7. Sorumluluk almamak

Aile yükünün tek tarafa yüklenmesi kişiyi aşırı strese sokup gergin ve öfkeli yapabilir. Bu yüzden hiçbir cinsiyet ayırımı gözetmeksizin yapılacak işleri ortaklaşa yapmaya gayret et­mek gerekir. Diğer yandan, ilişkideki bozulmadan dolayı “Sen beni zorluyorsun, çıldırtıyorsun; bu yüzden öfkeleniyorum.” yerine “Seninle ilişkimde zorlanıyor ve bazen öfkemi kontrol edemiyorum.” tarzında konuşulsa, kişi kendisini de ortaya ko­yuyor ve sorumluluğu paylaşmış oluyor; böylece eşi suçlamı­yor, var olan soruna dikkat çekip üzerinde düşünülmesi gerek­tiği mesajını veriyor.

8. Mantıksal yaklaşmak

“Ya bana iyi bir neden göster, söylediklerimi çürüt ya da beni kabul et.” “Bana geçerli ve mantıksal bir neden bul; her şeyini yapayım.” yaklaşımı evlilikle iş ilişkisini karıştırma yak­laşımıdır. Evlilikte roller, duygular, cinsellik ve birçok değiş­ken rol oynar. Kendimizi “temize çıkarma”da mantık olayını ileri sürmek kendi kendimizi aldatmaktan ibarettir. Kendimiz­de kusur aramıyorsak, biz değişime kapalı bir insanızdır veya kendimize güvenimiz eksiktir veyahut kendimizle yüzleşmek­ten korkuyoruzdur.

9. Sözünü kesmek ve sesi yükseltmek

İletişimde en önemli husus, konuşan insanı sonuna kadar dinlemek, çok gerekliyse aralarda girmektir. Dinlememiz, an­lamamız ve kendimizi anlatmamız gerekiyor. Bunun yolu da saygıyla dinlemek ve ses tonunu yükseltmemektir, kişiyi baskı altına almamaktır.

10. Kendini terapist yerine koymak

“Senin hasta olduğunu, bunun nedenlerini de biliyorum. Senin ne zayıflıkların var, hepsini keşfettim. Ne yapman ge­rektiğini söylüyorum, ama sen beni dinlemiyorsun. Beni dinlesen doktora falan ihtiyaç olmaz. Ne gereği var? Doktorun yaptığını ben sana hem de bedava yaparım; o parayla da gi­dip yemek yeriz!” Eş, ne kadar bilgili ve tecrübeli olursa ol­sun, kendisini doktor yerine koymamalı; çünkü bir şey değiş­mez, eşi kendisini dinlemez ve dirençle karşılaşır. Bu yüzden “iyi bir eş, arkadaş, dost, sevgili, maşuk” nasıl olursa, ona öy­le davranmalıdır.

EVLİLERE ÖNERİLER

• Birbirinizden korkmayın, çekinmeyin, utanmayın.

• Düşüncelerinizi, duygu ve kızgınlıklarınızı uygun söz­cüklerle birbirinize aktarın.

• Birbirinizin sözünü kesmeden dinleyin ve dinlediğinizi belli edin.

Konuşmalarınıza bir sevgi ve saygı sözcüğüyle başlayın.

Eşinizi sorgular ve suçlar tarzda soru sormayın.

• Duygularınız konusunda birbirinizi yargılamayın; duy­guların tartışmasını yapmayın.

• Yalan söylemeyin; açık ve dürüst olun.

• Birbirinize “yalnız kalma” hakkı tanıyın.

• Eşinizin özel zevklerini paylaşmasanız da ilginizi belli edin.

• Cinsel yaşamınıza yenilik getirin.

• Eleştirilerinizin yıkıcı olmamasına özen gösterin; eşini­zin olumlu davranışlarını ödüllendirin; dikkat çekin.

• Akşam yemeklerinde bir arada olmaya, içten ve sıcak sohbetlerde bulunmaya gayret edin.

• Birbirinize sürpriz yapın; özel günlerinizi unutmayın.

• Unutmayın; evliliğinize ne verirseniz onu alırsınız!

 

Evlenmekten korkuyor musunuz?

Evlilik korkusu, kişinin çevresinde ve ailesinde yaşadığı olumsuz evlilik örneklerinden edindiği bilgiler doğrultusunda yaşadığı bir korkudur. Ayrıca psikolojik olarak yaşanan bir bağlanma korkusu olabilir. Bunu aşmak için önyargısız yaklaşım sergilemeli, fedakâr olunmalı, paylaşımcılığı öğrenmeli, bencillikten uzak durmalıdır.

Gençlerin çoğunlukla mutlu bir rüya gibi düşündüğü evlilik, kimilerinin de korku dolu kâbusu haline gelebiliyor. Çevresinde gördüğü olumsuz evlilik örnekleri veya evlendikten sonra alması gereken sorumlulukların korkusu yüzünden birçok çift mutluluk hayallerini evlilik aşamasında bitiriyor.

Özellikle büyük şehirlerde yalnız yaşamayı bir yaşam tarzı olarak seçen gençlerin oranı giderek yükseliyor. Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden nöroloji uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, birçok kişiyi derinden etkileyen evlilik korkusu ve sebeplerini anlattı. Evlilik korkusu, kişinin çevresinde ve ailesinde yaşadığı olumsuz evlilik örneklerinden edindiği bilgiler doğrultusunda yaşadığı bir korkudur.

Ayrıca evlilik korkusu psikolojik olarak yaşanan bir bağlanma korkusudur. Karşı tarafa bağımlı yaşamak, onun fikirlerini önemsemek bazı insanları yalnız yaşamanın doğru olduğuna iter. Farklı kültürlerde ve farklı ailelerde yetişen kişiler birden kendilerini bu zorlu kurumun içine sürüklemek istemez. Bir başkasının sorumluluğunu almak herkes için kolay bir durum değildir. Çünkü evli olduğunuz zaman sadece kendiniz için yaşayamazsınız. Çoğul düşünerek bu doğrultuda kararlar almanız gerekir. Yeri geldiğinde fedakâr olmanız, maddi ve manevi imkânlarınızı buna göre ayarlamanız gerekir.

Evlilik korkusunun sebepleri

Evlilik korkusunun sebebi çevre ve aile olabilir. Kişinin anne ve babasının mutsuz ve sürekli tartışıyor olması bu korkuyu doğurabilir. Ayrıca çevresinde yaşayan evli çiftlerin kavgalarına ya da tartışmalarına şahit olması da bu korkuyu artırabilir. Kişi çelişkiler yaşar, kendisinin de mutsuz bir birlikteliğinin olacağına inanır. Evlenmekten vazgeçer ve evlilik kurumuna olan ilgisi de zamanla yok olur. Uzun zaman tek başına yaşayan insanlar da başka bir insanla birlikte yaşamayı kabul etmekte zorlanıp evlilikten kaçabilir. Evlilik korkusu mutlu bir ailede yaşamış çocuklarda da görülebilir. Mutlu bir ailede büyüyen çocuk mükemmeliyetçi bir ruh halinde olur ve karşı taraftan da bunu bekler. İlişkisinde yaşadığı en küçük tartışmada bile onun anne ve babası kadar mutlu bir beraberliğinin olamayacağını düşünmeye başlar. Bir başka deyişle fazla mükemmeliyetçi olmak da bu korkunun oluşmasına sebep olabilir.

Ailevi ve çevresel baskılar nedeniyle boşanmanın zor olması da evliliği engelleyen nedenlerden biridir. Kişiler evlenince bir daha ne olursa olsun boşanamayacağını düşünürler. Ayrıca nişan, düğün merasimlerinin geleneksel uygulamaları ve bunların meydana getirdiği stres de insanı evlilikten uzaklaştırabilir. Daha iyi eş bulma düşüncesi de, evliliği zorlaştırır. Önüne çıkan adayları, ekonomik, kültürel ve eğitim alanında daha iyisini bulurum düşüncesi ile beğenmemek, bir süre sonra insanı kronik bekârlığa götürebilir.

Kılıbık olma korkusu, evlenince birçok ev işine ortak katkı sağlama, özellikle eşi çalışıyorsa mutfak ve temizlik işlerine katılma ihtimali de kişileri evlilikten uzaklaştırabilir. Onlar için annelerinin evinde özgür ve rahat yaşamaları daha cazip gelebilir. Bazı kişiler de evlilik sürecinde, giderek hayatlarının rutine gireceğini ve monotonlaşacağını düşünür. Bunların dışında aile sorumluluğu dediğimiz anne ve baba olmak, ileride doğan çocuğa bir hayat sunmaya çalışmak da evlenme düşüncesinde olan bir bireyi evlilikten uzaklaştırabilir.

Evlenmesi riskli olan insanlar

Narsist kişilik bozukluğu olanlar evliliklerinde büyük sorunlar yaşayabilir. Egoist, ileri derecede bencil, paylaşımı sevmeyen kişilerin evlilikleri her zaman risk taşır. Sosyal uyum bozukluğu ya da asosyal kişilik bozukluğu olanların evlilikleri eğer eşlerden biri çok fedakâr değilse genellikle boşanma ile sonuçlanır. Asosyal ya da antisosyal kişilik bozukluğu olan gençleri ‘evlenirse normale döner, huyları düzelir’ gibi gerekçelerle evliliğe teşvik etmek, karşı tarafı mağdur edebilir.

Evlilik korkusunun belirtileri

Evlilikten kaçan kişiler bağlanmaktan korktukları için uzun süreli birlikteliklerden kaçar. Yalnız yaşamanın en doğru yaşam biçimi olduğuna inanır. Daha çok bekâr ve yalnız yaşayan insanlarla görüşmek ister. Fazla mükemmeliyetçi düşünür. Bencil yaklaşımları olabilir.

Evlilik korkusunu aşmak için

Kişi kendine olan güvenini üstün tuttuğu gibi başkalarına olan güvenini de üstün tutmalı.

Önyargısız yaklaşım sergilemeli, fedakâr olunmalı.

Paylaşımcılığı öğrenmeli, bencillikten uzak durmalı.

Doğru bir ilişkiden neler beklediğini tam anlamıyla düşünmeli.

Düzgün, düzenli ve disiplinli yaşamak, kişisel başarının anahtarlarından biridir. Bu ise çoğu kez evlilikle mümkün olabilir. Aile, toplumun en küçük ünitesidir. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı ailelerden oluşur. Sağlıklı evlilikler bir toplumun en sağlam dinamikleridir. Bu nedenle düzenli, başarılı bir yaşam ve sağlıklı, uzun ilişkiler yaşayabilmek için gerekirse psikolojik destek almaktan da kaçınmamalıdır.

Zaman

 

Evlilikte Denklik Meselesi

Nikahta, evlenmek isteyen bireyler arasındaki denklik son derece önemlidir. Fıkıh literatüründe kafaet terimiyle ifade edilen denklik ile eşler arasında dini, iktisadi ve sosyal bakımdan bir denkliğin bulunması kastedilir. Denklik evlilikte uyumu sağlamak için kabul edilmiş bir tedbirdir. Burada esas olarak aranan denklik, kadının erkeğe denk olup olmaması değil, erkeğin kadına denk olup olmamasıdır. Yani bir erkeğin evleneceği kadına Müslümanlık, dindarlık, hür olma, meslek ve zenginlik gibi niteliklerde denk durumda bulunmasıdır. Bu itibarla denklik, İslam’da sadece kadından yana ve onun ve ailesinin onurunu korumayı hedefleyen bir güvencedir. Temelde kadını korumak için öngörülen bir denge yoludur. Ayrıca “denklik” ve “denge” aynı kökten gelen kelimeler olduğuna göre, denklik prensibi hayat boyu ailenin dengede kalmasını amaçlayan bir faktördür.

HANGİ KONULARDA DENK OLUNMALI?

Dindarlık: Dini ilkelere bağlı olmayan ve ahlak bakımından düşkün olan fasık kişiler, iffetli ve faziletli bir kadına denk sayılmaz. Böyle bir kadın, velisinden izinsiz, dindar olmayan fasık bir erkekle evlenirse, velisinin bu evliliği, hakim nezdinde feshettirme hakkı bulunur. Çünkü İslam alimlerince kocanın fasık yani açıkça günah işleyen biri oluşu, İslam toplumunda utanılacak bir şeydir.

İslam: Burada denklikten maksat, kocanın Müslüman olması değildir. Zira kocanın Müslüman olması evliliğin sıhhat şartıdır. Müslümanlık hususunda denklik kocanın babası veya büyük babası bakımından aranır. Mesela, baba ve dede tarafı gayr-i müslim veya ateist olan bir erkek, baba ve dede tarafı Müslüman olan bir kadına denk sayılmaz. Eğer kızın velisinin izni olmadan böyle bir evlilik akdi kurulmuşsa, yine velinin bu akdi hakim huzurunda feshettirme hakkı bulunmaktadır. Ayrıca eşlerin birbirlerine mal-mülk ve meslek cihetleriyle yakın ve denk olmaları da önemli unsurlardandır.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu maddeler, hukuki sonuçlar doğurması açısından, bir velinin kendi izni olmadan evlilik gerçekleştiren kızının hayatını güvence altına alma yollarından biridir. Bu da velinin kendi izin olmadan kızının aldatılma, korku, tehdit veya kaçırılma gibi sebeplerden biriyle bu evliliği gerçekleştirmiş olması şüphe ve endişesinden kaynaklanmaktadır. O halde bir veli, haberi ve izni olmadan kızının evlenmesi durumunda, eğer erkekte bu hususların birinin eksik olduğunu görürse, bahsettiğimiz kuşku ve şüphelerden ötürü hakime başvurarak bu evliliği feshettirme hakkına sahiptir. Ancak kadında hamilelik zuhur etmişse, artık evliliği feshettiremez.

Günümüzde güzel temennilerle kurulan evliliklerin çok kısa bir zaman sonra dağılmasına sebep veren baş aktör, eşlerin birbirleriyle uyumsuzluklarıdır. Bu uyumsuzluk, kişilerin ruhi yapılarından tutun da, tahsil durumlarına, kültür seviyelerine, adet-gelenek ve göreneklerine, anne baba tutumlarına, asabiyet duygularına, hayata bakış açılarına, maddiyatı önemseyişlerine, yöresel farklıklardan kaynaklanan dil, şive, giyim kuşam ve hatta diploma farklarına varıncaya kadar pek çok noktada kendini göstermektedir. Bu farklılıklar sebebiyle kimi zaman sorunlar çok basit konulardan çıkmakta ve başka sorunlarla birleşince hayret verecek kadar büyümektedir.

YAŞ OLARAK DENKLİK

Mesela, Dinimizde evlenecek kişiler arasında yaş farkı için herhangi bir sınır konulmamış olmasına rağmen, zamanımızın gerektirdiği bir takım nedenlerden ötürü aradaki yaş farkının fazla olmamasına dikkat edilmelidir. Nitekim toplumsal kaynaşmanın had safhada olduğu günümüzde, kadının/erkeğin diğer evli çiftlere bakarak kendi evliliğinin normal standartlarda olmadığı kanısına vararak bu durumu kabullenememe, komşu ve arkadaş tenkidi, aile içi özel yaşamdan kaynaklanan sıkıntılar ve düşünce yapılarının farklı olması gibi sebeplerle, çok uzak olmayan bir gelecekte ilişkinin kırılmasına sebep olmaktadır.

EĞİTİM DURUMUNDA DENKLİK

Eşler arasında denge terazisinin bozulmasına sebep olan faktörlerden biri de eğitim düzeyidir. Bu durum kimi zaman olayların farklı algılanmasına, birisinin doğru gördüğü bir şeyi diğerinin yanlış görmesine mahal vermektedir. Bunun yanında erkeğin eğitim düzeyi ve diploma bakımından eşinden aşağı bir derecede olması, kimi zaman onun kendini aşağılama komplekslerine girmesine sebep olmakta ve durum aile içinde huzursuzluklara sebebiyet vermektedir.

KÜLTÜR FARKI

Yine eşlerin sahip oldukları kültürler açısından çok farklı uçlarda olmaları da zaman zaman aile içi problemlerin sebebi olabilmektedir. Bu durum daha çok eşlerden birinin köyde diğerinin şehirde yetişmiş olmasından veya birinin doğuda birinin batıda doğmuş, oranın kültür ve folklorunu benimsemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Öyle ki bu farklılıklar daha ilk başta, yani kız istemede, düğün merasiminin nasıl tertip edileceğinde, beyaz eşyayı kimim, halıyı kimin alacağında, akrabalarla görüşme sıklığında ve onlarla ilişkilerde, sofra adabında vs. görülebiliyor. Aslında bunların hepsi kültürel zenginlikler olarak karşılanmalıyken ufacık sebeplerden ötürü kırgınlıklar yaşanabilmektedir.

FARKLILIKLARA RAĞMEN MUTLULUK

Hakikatte insanları bir noktada ve ortak paydada birleştiren temel unsurlar İslam ve dindarlıktır. Ancak insanın her anı bu büyük hakikati idrak etme potansiyelinde olamayacağından zaman zaman denklik problemini karşısında görebilir. Bu sebeple eşler birbirlerine akıl, fikir, kültür eğitim, adet gelenek ve diğer tüm noktalardan yakın olan birini seçmeli veya bu hususlarda uzlaşabileceklerini, bu farklılıkların çok teferruat kalıp evliliklerine hiçbir zarar vermeyeceğini birbirlerine hissettirmelidirler. Belli bir kültür farklılığı olması kaçınılmazdır. Farklı kültürlerden olan kişilerin anlaşabilmesi için, kişilerin farklı bakış açılarına saygılı ve değişime açık olmaları gerekir. Bunun için önce eşlerin sevgilerinin çok güçlü ve birbirlerine gerçekten saygı göstermesi ve evlilikte kararlı olması gerekir. Son olarak şunu söylemeliyiz ki: Evlilikteki ana kıstaslar eşlerin salih ve dindar olmasıdır. Bunlar temin edildikten sonra diğerlerinin çözümlenebileceği kanaatindeyiz.

ailem

 

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.