Category Archives: Kürsü

Sahil camileri cemaatini bekliyor

İlham Kaynağı

İslam geleneğinde neyin doğuşu ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bunların en meşhuru şöyledir: “Peygamberimiz ilahi aşk sırrını Hz.Ali”ye söylemiş. Bu sırrın yükü altında ezilen Hz.Ali gidip Medine dışında kör bir kuyuya bu sırrı anlatmış. Kör kuyu bu sır ile coşup köpürmüş ve taşmış. Su her yeri kaplayınca kenarlarında kamışlar yetişmiş. Oralardaki bir çoban bu kamışlardan birini kesip muhtelif yerlerinden delmiş ve üflemeye başlamış. Çıkan ses kalplere coşku ve heyecan verip ilahi sırrı anlatır olmuş. Peygamberimiz tesadüfen bu çobanın ney sesini işitince bu durumu anlamış.
O günden sonra ney,bir ilham kaynağı olmuştur.”
Bugünkü manada neye ruhunu veren Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleridir. “Türk olsun ,Acem olsun; musiki aşıkların ortak gıdasıdır.” Görüşündeki Mevlana,mesnevisinin ilk on sekiz beyitini de bu cazibeli çalgıya ayırmıştır.

Kutlu Doğum Belgeseli: Merhamet – Video

Sabredenleri Müjdele

Cihad Kayaduman

İman, duygularda kendini belli eder.

Allah’ın davası için sadece heyecan/coşku duyan bir kişi aynı duyguları futbol takımları için de duyabilir…

Allah’ın davasını   sadece seven bir kişi aynı sevgiyi mal-mülk, makam, bir kız veya erkek için de duyabilir…

Gerçek  ve derin bir imanın en önemli alameti sabırdır. İşkencelere karşı sabredenler, ölümlere-yakınlarını kaybetmeye, yoksulluğa veya İslami davet için hor görülmeye, gece gündüz çalışmaya, yorgunluğa, gidilen kapılara tekrar- tekrar gitmeye, kötü söz işitmeye dayananlar, sabredenler gerçek imanın tadını alabilmişlerdir. Sabır, iman konusundaki en büyük belirleyici duygudur.

Allah’ın davasını  çocukluktan kalma bir gelenek-görenek bağlılığı gibi gören insanların yaptıklarının imanla alakası yoktur, onlar aslen milliyetçilerden farksızdırlar. Yani mensubiyet bağlarının varlığıdır onlar için değerli olan. Bu sebepten sadece bu bağlılığın zedelenmesine izin vermek istemezler, aslen inandıkları-iman ettikleri kimliklerini oluşturan unsurlardır.

İnanmak demek önce bilmek demektir. Bilmediğimiz ideallere inandığımızı söylememiz gerçekten garip olacaktır ki bu garipliği ülkemiz ve dünya Müslümanlarının çok büyük bir kısmı yaşamaktadır. Eğer inandığımız idealleri biliyorsak gerçekleştirmek, gereklerini yerine getirmek için neden her şeyimizi vermiyoruz? Neden gecemizi gündüzümüze katmıyoruz? Neden en değerli olanlarımızı bu ideallerimiz için kullanmıyoruz?

Çünkü ideallerimizi bilmiyoruz. Halkımız Allah’ın ideallerini bilmiyor onu anladık, peki bunları bilip de çalışmayanlara ne demeli?  İnanıyorum ki Allah’ın davasını bilmeyen milyonlarca insan onu öğrendikten sonra hayatları da dâhil her şeylerini o dava uğruna feda edeceklerdir. Nitekim Allah’ı ve davasını bilip de sessiz kalan, öğretmek için gece-gündüz çalışmayan, bir kişiye daha ulaştırmak için ev-ev dolaşmayan insanlar var ya, işte onlar bilip de inanmayan insanlardır.

Bu tip insanlar heyecandan bir şey kaybetmezler, coşkuyu iliklerine kadar yaşarlar, sevgiye gelince mensubiyetten gelen bir sevgi de onları kapsar ancak, sıra sabra gelince işte orada paçayı ele verirler.

Sabır, dünyayı istememektir, dünya için değil asıl felah için geceyi gündüze katmaktır.

Sabır, hakkı  yüreklere taşımak ve bu yolda çekilen her çileye kazanım olarak bakmaktır.

Sabır, kınayıcının kınamasından korkmamak, doğruyu yapmayanların dünyasında doğru hareket eden kişi olmanın getirdiği garip karşılanmayı da Allah’la arasındaki mesafeyi kısaltma fırsatı bilmektir.

Sabır, çalışmak ve feda etmektir, feda olmaktır. Sonunda zafer görünmese dahi asıl zaferin bu yolda çalışanlardan olmak olduğunu bilmektir.

Sabredenleri müjdele. (Kuran – Bakara 155)

 

 

Haftanın Duası

Ya Rab! Günahlarımızı mağfiret buyurmanı, kusur ve ayıplarımızı örtmeni, bizi sevip razı olduğun amelleri işlemeye muvaffak kılmanı,

Sana gönül bağlamış bütün Müslüman kullarını, haddini aşıp saldırganca davranan, düşmanlık duygularıyla oturup kalkan ve her zaman komplo peşinde koşan insanlık mahrumlarına karşı nusretinle teyid buyurmanı istirham ediyoruz. Efendiler Efendisi’ne, O’nun nezih aile fertlerine ve seçkin arkadaşlarına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb’imiz!

Zaman Online

 

[His Dünyası] – Uyan

-Karanlık günlerin vâveylâsı-

Her yerde sanki hazan!

Bağ bozuk, bağbân gamlı!

İnâyet Rabb’im aman!..

Dağ sisli, ova yaslı,

Etrafı sarmış duman…

Paslı gönül, sefil rûh,

Amanın buna derman!

Azgınlaşmış her gürûh,

İnsan değil, bir azman.

Böylesi görülmedi,

Baş yaba, ayak saman.

Görenler gerilmedi,

Bu ne müthiş bir zaman.

Kırık-dökük cemiyet,

Durum duman mı duman;

Zillet üstüne zillet,

Bekliyoruz kahraman…

Herkes bir şeyler söyler,

Gerekli bir tercüman;

Sağa-sola tökezler,

Görüş ufku toz-duman…

Hırsız evlere girmiş,

Adam yaman mı yaman.

Sevgili uçup gitmiş,

Avdetine yok güman.

Herkes uykuda hâlâ,

Gaflet derin bir umman;

İşleri serap, hülyâ,

Kimse değil peşiman.

Uyan ve kendine gel!

Akıp gidiyor zaman,

Saati meçhul ecel!

Geliverir sormadan

M. Fethullah Gülen

 

[Fasıldan Fasıla] – Nebilerin bile imreneceği topluluklar!..

Allah ne güzel!..

Onun karşısında bir başka güzellik de, insanın, kendini günde birkaç defa sıfırlayıp, mutlak kemâlin O’na ait olduğunu vurgulamasıdır. Evet, insan Allah’ın azameti karşısında ‘ben… ben… ben…’ diyeceğine, mârifet-i sâni adına açılan menfezlerden içeri girerek, asıl büyüklüğün O’na, küçüklüğün ise kendine ait olduğunu ilân etmelidir.

Yine insan, kendisine ihsan edilen maddî ve mânevî şeyler karşısında ‘Ben kim, bu ihsanlara lâyık olmak kim? Şayet O’nun sonsuz lütfu olmasaydı, ben bunlara sahip olamazdım.’ diye düşünmeli, hatta böyle düşünmeye kendini şartlandırmalıdır. Burada Üstad Hazretleri’nin ‘Allah’ın en büyük ihsanı insana mazhar olduğu lütufları hissettirmemesidir.’ sözünü hatırlamak yerinde olur zannediyorum. Evet, bu belki de en büyük bir mazhariyettir. Keşke insanlar bunun şuurunda olabilselerdi!..

Bazı hadislerde ‘Ahirette bütün nebilerin gıpta ile bakacakları topluluklar’dan bahsedilir. İhtimal bu topluluklar, peygamberâne bir azim ve kararlılıkla hizmet eden ve yaptıkları hizmet karşılığında hiçbir beklentiye girmeyen kişilerdir. M.Âkif, Çanakkale şehitleri için ‘Yine bir şey yaptım diyemem hatırana.’ der. Aynen öyle de, din-i mübin-i İslâm için büyük büyük işler yapanlar ‘Yine bir şey yapamadık Senin için.’ demelidirler ki, hadiste bahsedilen topluluk içine girebilsinler.

Müslümanlıkta tevazu, mahviyet ve hacalet esastır. İslâm’a göre insan kendi acizliği ve fakirliğini anlayabildiği ölçüde seviye kazanır. Hemen her toplum içinde zenginlik, makam, ilim, güzellik, soy vb. şeyler büyüklük vesilesi olarak kabul edilen şeylerdendir. Tevazu ise bunlara rağmen insan hayatına hâkim olması gereken bir ahlâk-ı âliyedir. Yani yukarıda saydığımız şeylerle tevazu birbirine rağmen işleyen, biri diğerine engel olan iki unsurdur. Fakat Müslümanlık açısından önemli olan, insanın iradesi ile bunu aşmasıdır. Tıpkı Nebiler Sultanı Hz. Muhammed (sallahu aleyhi vesellem) gibi. O kovulmuş olduğu Mekke’ye seneler sonra muzaffer bir komutan olarak girerken, tevazuundan mübarek başları, binitinin eğerinin kaşına değecek kadar aşağılardaydı. Hatta denilebilir ki O, 23 yıllık insanı gurura, kibire, büyüklenmeye sevk edebilecek hâdiselerle dopdolu hayatında tevazu ve mahviyete ters bir davranışta bulunmadığı gibi, bunlar O’nun tevazu ve mahviyetinin artmasına sebep teşkil etmiştir. İşte bu bizim ‘kendini sıfırlama’ diye ifade ettiğimiz husustur. Zaten insan Allah’ın kulu değil midir? Allah’ın kulu olma lütfundan rahatsızlık duyma olur mu? Büyükler, Hakk’a kulluğu en büyük pâye saymışlardır. Allah Rasülü’nün ‘kul peygamberliği’ tercihi bizlere ne önemli bir örnek teşkil eder!

Hâsılı, kendini Allah’ın yüklediği misyonun dışında farklı farklı makamlarda gören insan, bana göre İslâmî esasları tam kavrayamamış, psikolojik açıdan da rahatsız biridir.

Zaman Online

 

KURAN’IN CAZİBESİ


Ebu Cehil, Ebu Sufyan ve Ehnes b. Şerik müşriklerin önde gelenlerinden ve Hz. Peygamber (sav)’ in en azılı düşmanlarından üç kişiydiler. Kur’an ayetlerinin halkı etkilemesinden çok rahatsız oluyorlardı. Bu nurlu ışığı söndürmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar fakat bir türlü istediklerini elde edemiyorlardı.

Bir gün bu üç kişi akşamın karanlığından faydalanarak, birbirlerinden habersiz bir şekilde Hz. Peygamber (sav)’ in evinin yanına giderek okunan Kur’an ayetlerini dinlemeye karar verdiler.

O akşam onların üçü de ilahi ayetleri duyunca çok etkilendiler. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadılar ve havanın yavaş yavaş aydınlandığını fark ettiler. Müşriklere görünüp rezil olma korkusuyla gizlice, ürkek bir şekilde evlerine doğru hareket ettiler. Evlerine dönerken yolda karşı karşıya geldiler ve birbirlerini yaptıkları bu işten dolayı kınadılar. Birbirlerine şöyle dediler:

Eğer Müslümanlar görürlerse, İslam’a ilgi duyduğumuzu zannederler.

Bu işi tekrar yapmamak ve Hz. Peygamber (sav)‘ in evine tekrar gitmemek için anlaştılar.

Ama bir sonraki akşam Kur’an‘ ın manevi cazibesi onları tekrar sıcak yataklarından kaldırdı. Geçen akşamki gibi her birisi diğerinden habersiz olarak, sürünerek Hz. Peygamber (sav)’ in evinin yanına geldiler. Gece yarısına kadar Kur’an dinlediler, zamanla hava yavaş yavaş aydınlanmaya başladı ve evlerine geri dönmek üzere kalktılar. Tekrar yolda karşılaşınca birbirlerini şiddetle kınadılar. Aynı işi tekrar yapmamak için büyük putları adına yemin ettiler.

Ama aynı olay sonraki akşamda tekrarlandı. Gündüz olunca Ehnes sinirli bir şekilde Ebu Sufyan’ ın evine gitti ve Kur’an hakkında uzun süre tartıştıktan sonra da Ebu Cehil’in evine gittiler. Kur’an’ ın hakkaniyetinden etkilendikleri belliydi. Ama kibir, makam, dünya malı ve inatları onların kurtuluşunu engelledi. Daha sonra bu üç müşrik Hz. Peygamber (sav)’ e ve Onun getirdiği hak din ve kitaba iman etmeyeceklerine dair yemin ettiler.

alıntı…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.