Blog Arşivleri
Mustafa Armağan O Zor Soruyu Sordu ve…
Mustafa Armağan’ın yazısı
Sarıkamış yenilgisi Enver’in, Çanakkale zaferi Mustafa Kemal’in mi?
Bir devlet okulunun besbelli özenle hazırladığı “Çanakkale Sergisi”ni gezerken hayretler içinde kalıyorum: Duvarlara asılı onlarca tablo içinde Çanakkale Zaferi’nin üst rütbeli komutanları sırra kadem basmış durumda. Şurada kocaman bir Seyit Onbaşı posteri var, 275 kiloluk mermiyi kaldırırken. Burada siperlerden delici bakışlarıyla selam gönderen garip Mehmetçikler, orada süngü hücumuna geçmiş gaziler.
‘Onlar boşuna ölmedi’ sözleri sık sık tekrarlanıyor. Bir tabloya göre Çanakkale Zaferi “Cumhuriyet’in Önsözü”ymüş. Öte yandan o tarihte Yarbay rütbesinde bulunan Mustafa Kemal Bey’in belki 10′dan fazla ilgili ilgisiz fotoğrafıyla karşılaşıyorsunuz. Aklınızda bu savaşı Yarbay rütbesindeki bir subay ile komutansız bir ordunun kazandığı kalıyor ister istemez.
Sordum müdür beye: Bu zafer komutansız mı kazanılmıştı? Şaşırdı. Hadi Liman Von Sanders’i Alman olduğu için saymıyorsunuz, peki ordularımızın fiilî Başkomutanı Enver Paşa neden görünmüyor ortalıkta? Tabii cevabı olmayan bir soruydu bu.
İsterseniz İstiklal Savaşı’nı anlatırken Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşlarının unutulduğunu ve savaşın adeta Yarbay düzeyinde bir subay, mesela Atıf Bey isimli biri tarafından kazanılmış gibi gösterildiğini düşünmeye çalışalım. Ne kadar tuhafımıza giderdi, değil mi? ‘Bu savaşın komutanları yok muydu?’ diye sorardık ister istemez.
Resmi ideoloji tarihi işte böyle eğip büküyor; işine gelen tarafını ballandıra ballandıra anlatıp gelmeyen tarafını ise koyu bir karanlığa mahkûm ediyor.
Enver Paşa’nın eleştirilecek yönü yok mu, var. Ama yiğidi öldür, hakkını da ver. Çanakkale Savaşları onun Başkomutanlığı altında kazanıldı. Hatta şunu da iddia ederim rahatlıkla: Çanakkale zaferi bugün coşkuyla anılıyorsa, tarihimizin bir şeref sayfası olarak kutlanıyorsa bu büyük ölçüde Enver Paşa sayesindedir (bir de o ruhlar aleminde şehitlerle konuştuktan sonra yazıldığına inandığım anıt-şiiriyle Mehmed Akif sayesinde). Zamanın duyarsız edebiyatçılarını bir emirle Çanakkale siperlerine kadar getirip cephede kanla yazılan destanı eserleriyle ölümsüzleştirmeleri için çırpınan da Enver Paşa’dan başkası değildir. Dolayısıyla şahsen heykele karşı olsam da, Çanakkale’ye bir Enver Paşa heykelinin çok yakışacağını söyleyebilirim. Dikilemez, o ayrı; ama benden söylemesi.
Çanakkale’nin bir de gizli kahramanları vardır. 18 Mart 1915 günü savaş gemilerinden açılan korkunç ateşe göğsünü siper eden Müstahkem Mevkimizin komutanı Cevad Paşa’ydı ama kendisi o gün Kirte’ye birlikleri denetlemeye gitmişti. Yerine kurmay başkanı Selahaddin Adil Bey’i vekil bırakmış ve ancak saat 14′te görevinin başına dönebilmişti. Yani o gün o korkunç bombardıman altındaki Müstahkem Mevki’nin şanlı zaferi, komutan Selahattin Adil Bey’in imzasını taşır.
Zaferi müteakip yapılan yayınlara baktığınızda Tuğgeneral Cevad Paşa’nın “18 Mart Kahramanı” ilan edildiğini, Sultan Reşad’ın ise “Gazi” sıfatı verilerek onurlandırıldığını, Enver ve diğer İttihatçıların bu başarıyı ordunun moral gücünü yükseltmek ve ne yalan söyleyelim, muhaliflerini sindirmek için kullandıklarını görürsünüz. Buradan Mustafa Kemal Bey’e düşen hisse, “Anafartalar Kahramanlığı”dır ki, zafer sonrasında gittiği Edirne’de bu sıfatla törenler düzenlenerek karşılandığını biliyoruz.
Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra Çanakkale Savaşları’nın tarihi yeniden yazılmıştır. Özellikle İttihatçılara yakınlığıyla bilinenler sahneden birer birer silinmek ve yeni devletin kurucularına yakın kişilikler ön plana alınmak suretiyle tarihin yüzü yenilenmiştir. Yalnız Enver Paşa unutturulmakla kalsa iyi, ona yakınlığı olanlar da aynı akıbeti paylaşmışlardır. İşte Selahattin Adil Bey de bu unutulmuş Çanakkale kahramanlarından biridir.
Selahattin Adil Bey, Milli Mücadele’ye de önemli hizmetlerde bulunmuş olmasına rağmen Enver Paşa’ya yakın olduğu ve en önemlisi de Tek Parti rejimine muhalif bir duruş sergilediği için Cumhuriyet devrinde dışlanmış, bu yüzden de “yeni yazılan tarih”in sayfalarına alınmamıştı. Oysa Çanakkale, hele de 18 Mart zaferi konuşulurken onun adının anılmaması izahı güç bir ayıptır. Bu ayıbın en kısa zamanda temizlenmesi gerekir.
Keza Yanyalı iki kardeş, Vehib Paşa ile Esad Paşa’nın da kolordu komutanları olarak neden hatırlanmadığını sormak gerekir. Fevzi Çakmak da, Cevad Paşa da, Fahreddin Altay Paşa da aynı şekilde.
Öte yandan Enver Paşa’nın Mustafa Kemal Bey’i “Paşa” yapan, yani onu generalliğe yükselten Başkomutan Vekili olduğu da unutulmamalı. Üstelik Orgeneral Fahrettin Altay’ın dediği gibi Mustafa Kemal daha 8 aylık bir Albayken, henüz süresi dolmadan generalliğe terfi ettirmiş olması da Enver Paşa’nın takdir edilmesine ve tarih kitaplarımızın sayfalarına teşrif etmesine yetmiyor.
Ama öte yandan Sarıkamış’taki faciadan Enver’siz bahsedilmez. Onun ’90 bin askerimizi kara gömdüğü’ sık sık söylenir. Gerçi o harekâtın başında bizzat Enver Paşa vardır ama aynı zamanda Başkomutan Vekili’dir. Sarıkamış’tan sonra Meclis Başkanı Halil Menteşe’ye söylediği bir sözü (bu yazıda açıklamam uygun değildir) ben hiç mi hiç tasvip etmedim ama Enver Paşa’nın Sarıkamış’taki yenilgiden hemen sonra Çanakkale savunması için yaptığı muazzam çalışmaların hakkını da teslim etmemiz lazım.
Diyeceğim o ki, Sarıkamış harekâtı ile Çanakkale savunması aynı sürecin adımlarıdır. Yenilginin sorumluluğunu üzerine attığınız insanı zaferin şanından uzak tutmanız yakışık almaz. Ve tarihte herkesi ait olduğu yere oturtmak, herkese hakkını vermek ve Çanakkale gibi muazzam bir savaşı, 1930′lardan beri yapageldiğimiz gibi bir Yarbay’ın iki kritik direnişine indirgeme yanılgısına düşmemek önemlidir.
Sarıkamış’ın faturasını Enver’e kesiyorsanız Çanakkale’yi de onun kazandığını itiraf etmeniz gerekir. Unutmayalım ki, tarih bir haksızlıklar galerisi olmaktan ancak böyle hakkaniyetli adımlarla kurtulabilir.
m.armagan@zaman.com.tr
http://twitter.com/mustafarmagan
Tarihten Yapraklar – 29 (SON)
Tarihten Yapraklar, XXIX
Avrupa’da Akıncı Korkusu
1534 yılında Viyana’daki St. Stephen Katedrali’nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memûriyetin ihdâs edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında;
«Viyana Belediye Meclisi’nce. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur.»
diye bir karar alınarak iptal edildiğini [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Cennet’te Yer
Osmanlı Devleti’nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde. kilisede bir papazın vaaz verirken; “Dünya hakimiyetinin Türklere; fakat Cennet’in de kendilerine ait olduğunu…” söylemesi üzerine. bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde:
«Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler, hiç Cennet’te yer bırakırlar mı?»
dediklerini [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ağaca Asılan Zekat Parası
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde, bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını… Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu’ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
«Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al!»
diye yazdığını.. Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kendinizi Türklere Emanet Edin
16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine “Hıristiyanlığın şövalyesi”ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan’ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:
«Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus’a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler.»
diyerek nasihat ettiğini [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Türk Köşesi
Devlet i Aliye-yi Osmâniye’nin üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa’da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini… Evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Reformun Böylesi
1829′da, o zamana kadar sadece batılıların kendi aralarında düzenledikleri balolara -yanlış batılılaşma hareketinin bir parçası olarak- Türk devlet adamları da katılınca baloda bulunan bir Fransız kadının oldukça doğru bir teşhiste bulunarak;
«Türkler, reforma bitirmeleri gereken yerden başladılar.»
dediğini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Batışın Remzi
Yükseliş dönemimizin rûhunu yansıtan mütevâzi Topkapı Sarayı’na karşılık, Osmanlı’nın son döneminde, yıkılışımızı remzeden Varsay taklidi Dolmabahçe Sarayı’nın Avrupa’dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini [7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Pasaport Farkı.
Şanlı Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek:
«Herkes, bu pasaportla alay ediyor. Eskiden Osmanlı pasaportum varken, selam dururlardı. Ben, Osmanlı teb’asıyım! Ne olur bunu değiştirin!»
diye sefaret yetkililerine yalvardığını [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Bitmeyen Osmanlı Sevgisi
Balkanlar’dan Orta Doğu’ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Dünya Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle “Osmanlı, Osmanlı” diye sayıkladığını… Budapeşte’den gelen bir yazarımıza bir Boşnak’ın’.
«Madem ki İstanbul’a gidiyorsun, Allah aşkına, o şehrin toprağını benim için öp! Allah, benim canımı İstanbul’u görmeden almasın!»
dediğini… Trablusgarp’taki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Osmanlı Arması
Merhum Necip Fâzıl Kısakürek in 1954′lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca,“padişahlık propagandası yapmak” gibi gerekçesiyle ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevk edildiğini Necip Fazıl’ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:
«İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?»
diye haykırdığını [10] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ecdadımızın Silinmez İzleri
1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen’in bir ara söze:
«Bu, Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisidir.»
diye başlaması üzerine Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:
«No… Sör… Bu, Suudi Arabistan’ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki, Osmanlılar’ın 1800′lü yılların sonunda yaptığıdır.»
diyerek ecdâdımızın eşsiz mirâsından habersiz yaşayan elçimizi mahcûb ettiğini [11][12]BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] İbrahim Refik, “Akıncı Millet”, Sızıntı, Vatan Gazetecilik, İstanbul 1962, sayı: 28, s.42.
[2] Nevzat Köseoğlu, “Türk medeniyeti Üzerine Düşünceler”, Ötüken Yayınları, İstanbul 1990, s.260.
[3] Altınoluk Dergisi, Şubat 1994, sayı: 96, s.7.
[4] Recep Şükrü Apuhan, “Ruhumda Darp İzi Var”, Timaş yayınları, İstanbul 1990, s.136.
[5] Mehmed Niyazi, “Medeniyet, Ülkesini Arıyor”, Tuğra neşriyat, İstanbul 1991, s.51.
[6] Prof. Dr. Tuncer Baykara, “Osmanlılarda Medeniyet Kavramı”, Akademi Kitabevi, İzmir 1992, s.71.
[7] Mehmet Emin Gerger, “Tanzimat’tan A.E.T.ye Türkiye”, İnkılab Yayınları, İstanbul 1989, s.42.
[9] “Yakın Tarihimiz”, Vatan Gazetecilik, İstanbul 1962, c: 3, sayı:28, s.42.
[8] Recep Şükrü Apuhan, “Batı’nın Darağacında İslam”, Timaş, İstanbul 1989, s.100.
[10] Necip Fazıl Kısakürek, “Cinnet Mustatili”, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1983, s.281.
[11] Recep Şükrü Apuhan, a.g.e., s.41.
[12] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 28
Tarihten Yapraklar, XXVIII
İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri
Yavuz Sultan Selim Han’ın Ridaniye Savaşı’nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid’ ın icadı olan “içi yivli toplar”ı kullanarak büyük başarılar elde ettiğini…
Bugün ise bizlerin hala II Bayezid’in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda:
«Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi.»
diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Hayal Müessesesi
Teb’asını “Emanetullah” olarak gören Osmanlı Devleti’nde, akıl hastalarına bimarhanelerde son derece şefkatle muamele edilip ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musiki ile tedavi edildiğini… Aynı dönemde Avrupa’da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakıldığını… [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
İstanbul’daki bimarhaneleri giren Mongeri Pere’nin:
«Burası Avrupa’nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir.»
dediğini ve Osmanlı’nın uyguladığı bu musiki ile tedavi metodunun ABD’de ancak 1956 yılında uygulamaya geçebildiğini [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Milletlere Göre Fiyat Farkı
Osmanlı’nın son döneminde (1850) İstanbul’da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M. A. Ubicini’nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında:
«Bir kaide olarak, Ermeni’ye istediği paranın yarısını, Rum’a üçte birini, Yahudi’ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslüman’la alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz.»
diye yazdığını [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Batı’da ve Osmanlı’da Yalan
1717 – 1718 yılları arasında İstanbul’da İngiliz elçiliği yapan G. Montagu’nun hanımı Lady Montagu’nun Osmanlı toplumundaki ticaret ahlakı ile alakalı hatıraların da, oldukça enteresan bir şekilde:
«İngiltere’de yalancılar yaptıklarıyla öğünürler. Burada ise (Osmanlı’da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor Bu kanun, eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu, ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür.»
diye yazdığını [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Tanzimat Dönemi Ordusu
II Mahmut döneminde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için danışmanlıkta bulunan Alman komutanı Helmuth von Moltke’nin Tanzimat dönemi ordusunun halini
«Bu ordu,: kaputları Rus, talimatnameleri Fransız, tüfekleri Belçika, sarıkları Türk, eğerleri Macar, kılıçları İngiliz ve öğretmenleri her milletten Avrupa sisteminde bir ordudur.»
diyerek tarif ettiğini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ağaca Verilen Değer
Osmanlı Devleti’nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alındığını… Sultan II. Abdülhamid devrinde, Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köyün kitle halinde sürgün edildiğini [7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Karl Marks’ın Hayranlığı
Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının, istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşlarında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks’ın:
«Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz Milletler, onlardan ders alınız »
diyerek hayranlığını itiraf etmek zorunda kaldığını [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Birinci Dünya Savaşı’nın Vahşet Yılları
Birinci Dünya Savaşı sıralarında Musul’da halkın açlıktan perişan durumlara düşüp, her gün sokaklarda kadın-erkek, çocuk-ihtiyar birçok insanın inleye inleye ölüme gittiklerini ve buna bir çare bulunmadığını…
Açlıktan ölen bu zavallı çocukların etlerini kasap dükkanlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkanlarında pişirip halka yedirme vahşeti gösteren 10-12 kişinin idam edildiğini [9]BİLİYOR MUYDUNUZ?
Amerikan Yardımı (!)
Truman doktrini çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri’nden aldığımız 69 milyon dolar askeri yardım ile elde edilen askeri techizatın bakımı için ABD’ye her yıl 400 milyon dolarlık bakım ve ithalat parası harcaması yaparak ne kadar karlı bir anlaşma (!) yaptığımızı [10] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Üçüncü Dünyanın Kobayları
Batı’da ilaç üretmekle ilgili yönetmeliklerin son derece ağır olup bir ilacın piyasaya çıkarılmadan önce kobaylar üzerinde yeterince deneme yapılması gerektiğini ve bunun ise uzun ve pahalı bir süreç olduğunu… Buna çare bulan batılı hümanistlerin (!) yeni geliştirdikleri denenmemiş ilaçları üçüncü dünya ülkelerine pazarlayarak hem para kazanıp hem de milyonlarca gönüllü kobay üzerin de ilaçlarını denediklerini… İlaç iyi çıktığı takdirde mallarını batıda pazarladıklarını kötü çıktığında ise foyası çıkana kadar üçüncü dünya ülkelerine satmaya devam ettiklerini[11][12] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] İbrahim Refik, “Efsane Soluklar”, T.Ö.V. Yayınları, İzmir 1992, s.49.
[2] Ergün Göze, “Soruşturma”, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yayınları, İstanbul 1987.
[3] Yılmaz Öztuna, “Tarih Sohbetleri”, Ötüken Yayınları, İstanbul 1988, s.47.
[4] John Devenpond, “Kuran ve Mesajı”, Kültür-Basın Yayınları, İstanbul 1988, s.7.
[5] Mustafa Özel, “Lady Montagu’nun Hatıralarında Osmanlı Toplumunda Ticaret ve Azınlıklar“, Zaman Gazetesi, 31 Temmuz 1989.
[6] Mehmet Emin Gencer, “Tanzimat’tan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na Türkiye”, İnkılap Yayınları, İstanbul 1989, s.94.
[7] Necdet Sevinç, “Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı”, Kutsan Yay. İstanbul 1978, s.150.
[8] İbrahim Refik, “Efsane Soluklar”, T.Ö.V. Yayınları, İzmir 1992, s.51.
[9] Alpay Kabacalı, “Arap Çöllerinde Türkler”, Cem Yayınları, İstanbul 1990, s.42.
[10] Mehmed Altan, “Süperler ve Türkiye”, İstanbul 1986, s.87.
[11] Paul Harrison, “Üçüncü Dünya’nın Batılılaştırılması”, Pınar Yayınları, İstanbul 1990, s.167.
[12] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 27
Tarihten Yapraklar, XXVII
Vahşetin Böylesi
1096 yılında Haçlıların Kudüs’e girerek 40.000 Müslüman’ı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom’un Papa II. Urban’a yazdığı mektupta:
«Kudüs’te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi’nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz.»
diyerek barbarlıklarını belgelediklerini [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Peygamber Evine Benzeyen Ev
Gönüller sultanı Mevlana Hazretlerinin hizmetçisine:
«Bugün evimizde yiyip içecek bir şey var mı?»
diye sorup, hizmetçisinin de;
«Hayır hiç bir şey yok.»
diye cevap vermesi üzerine sevince gark olup ellerini Yüce Dergah’a açarak:
«Allah’ım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor.»
diye Muhammed Mustafa’nın (sav) yolunun tozu olduğunu gösterdiğini [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Enderûn Okulu
Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi’ni bizler doğru dürüst incelememişken bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini…
Bugün ABD’de sadece “Enderun okulu” hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
İnsanlığın En Muhteşem Harikası
Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterroht’a:
«Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı’ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi Bu nasıl oluyordu?»
diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht’un:
»Sırrını çözebilmiş değilim 16 asırda Filistin’in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır.»
diye cevap verdiğini [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Eşsiz Misafirperverlik
Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa’ya tanıtan meşhur Comte de Marsigli’nin, Türk toplumunun misafirperverliği ile ilgili olarak;
«Türkler, hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hâli vakti yerinde olanlar, öğleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler, davet için kavgaya bile tutuşurlar.»
dediğini [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kızılca Buğdayı
ABD’nin 1890 yılına kadar bizim Tuna boylarımızda yetişen “kızılca” ismi verilen buğdayımızı ithal ederek tohumluk olarak kullandığını ve bununla halkını beslediğini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Sözünün Eri Olmak
Mehmet Akif Ersoy’un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini…
İstanbul Vaniköy’de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif’in bin bir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini…
Ertesi gün özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: “Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını[7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ziya Gökalp’in Ölümü
Türkçülük fikrinin ünlü simalarından biri olan Ziya Gökalp’in hayatının son anlarında Fransız hastanesinde yatarken ebedi aleme intikal etmeden bir gece önce, mukaddesata galiz küfürler ederek başını duvarlara vura vura öldüğünü… Cesedinin, hastane morgunda Hıristiyan geleneklerine göre muamele yapılarak kaldırıldığını [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kin Terbiyesi
İkinci Dünya Harbi sonlarında yapılan lise mezunlarının olgunluk imtihanlarında sorulan“Ormanlar ve Ormanların faydaları” isimli kompozisyon sualine talebelerim bazılarının enteresan bir şekilde:
«Türkiye’miz, ormanlık bir ülkeydi. Fakat o zalim padişahlar, yurdumuzu ormansız bıraktılar.»
gibi cevaplar verdiklerini… Sebep olarak da; bu zavallı öğrencilerin öylesine bir kin terbiyesi içinde yetiştirilerek Osmanlı’yı kötülemeye öylesine alıştırıldıklarını ve böylece eğer bir fırsatını bulup da padişahlara hakaret ederlerse iyi not alacaklarına inandıklarından dolayı böyle cevaplar verdiklerini [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ecdat Nesline Hürmet
Merhum Adnan Menderes’in, İstanbul’un imarı faaliyetlerinin başlatıldığı l950′li yılların birinde, gece yarısı cennetmekan Sultan Abdülhamid Han’ın muhterem kerimeleri Ayşe Osmanoğlu ile annesi Müşfika Kadınefendi’nin kaldığı evin kapısını çalarak gizlice içeri girip her ikisinin de ellerini öptükten sonra :
«Siz, bize veli nimetlerimizin emanetlerisiniz Fakat maalesef sizlerle bugüne kadar alakadar olamadım Çok özür dilerim. Çevremiz, böyle tavırları hazmedemeyecek insanlarla dolu!»
dediğini… Daha sonra da, Osmanlı’nın bu aziz analarına, kimseye muhtaç olmamaları için, içinde 10000 lira bulunan bir zarf bırakıp ayrıca tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) maaş bağladığını ve 27 Mayıs’ta bu paranın kesildiğini [10][11] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] Necati Kotan, “Tarih Fıkraları”, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1988, s.80.
[2] Sur Dergisi, Aralık 1992, sayı: 201, s.37.
[3] Necati Özfatura, “Osmanlı”, Yeşilay Dergisi, Ekim 1992, s.21.
[4] Mehmed Niyazi, “Tarihe Saygı”, Zaman Gazetesi, 14 Temmuz 1992.
[5] İ. Hakkı Danişmend, “Eski Türk Seciye ve Ahlakı”, İstanbul Kitabevi, İstanbul 1983, s.127.
[6] Dr. İlhami Masor, “Bir Ömür Boyunca”, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1974, s.14.
[7] Ertuğrul Düzdağ, “M. Akif Ersoy Hakkında Araştırmalar”, M.A.M. Yayınları, İstanbul 1987, s.326.
[8] Burhan Bozgeyik, “Meşhurların Son Anları”, TÜRDAV, İstanbul 1993, s.322.
[9] Nihat Sami Banarlı, “Devlet ve Devlet Terbiyesi”, Kubbealtı Neşriyyat, İstanbul 1985, s.71.
[10] Kadir Mısıroğlu, “Geçmiş Günü Anarken”, c.1, Sebil Yayınları, İstanbul 1993, s.132.
[11] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 26
Tarihten Yapraklar, XXVI
Gözyaşı Medeniyeti
İslam’ın ilk dönem zahidlerinin en belirgin niteliklerini Allah korkusunun tesiri ile çok ağlamaları, çok mahzun olmaları ve dünyaya hiç değer vermemeleri olduğunu… Bunlardan Veysel Karani’nin Allah’tan korktuğu ve utandığı için başını hiç semaya kaldırmayıp, daima çenesi göğsün de bitişik gezdiğini… “Ümmetin Rahibi” diye tanınan Amir bin Abdullah’ın çok ağlayıp geceleri ayakları şişecek kadar ibadet ettiğini… “Dünyayı üç talakla boşadım, ricat yok” diyen ve ruhbanlar gibi ibadet ettiği için “Gulam” adını alan Utbe bin Eban’ın çok ağlayan bir zahid olduğunu… Zühdüne sevgi ve aşk hakim olan Rabiatü’l Adeviyye’nin secdede başını koyduğu yeri çamur edecek kadar gözyaşlarını ceyhun ettiğini [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Osmanlı Topçuluğu
Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul’da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II. Filib’e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon’un dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında:
“Dünyada hiçbir devletin Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul’da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi. Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum…”
dediğini [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Dünyanın İlk Toplu Sözleşmesi
Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirildiğini Kütahya… Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57′ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendi’nin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalandığını… Bu sözleşmeye göre, “Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri”nin tespit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tespit edildiğini [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Medine Muhafızı
Osmanlı’nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazreti Peygamberi’nin(sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi “Vali”yerine “Medine Muhafızı” diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Bir Yanlışın İzahı
Padişahların, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine: “Sana orayı , bahşettim.” demesinin “Verilen yeri imar et!” manasına geldiğini ve bu varlıklı Osmanlı paşalarının, o toprakların mamure haline gelmesi uğrunda servetlerini tükettiklerini [5]BİLİYOR MUYDUNUZ?
Hakiki Nişan
Kırım Savaşı’ndaki büyük hizmetlerinden dolayı Fransız hükümetince kendisine nişan verilen Deli Hasan Ağa’nın bu nişanı takmadığını fark eden Fuat Paşa’nın ona takmama sebebini sorması üzerine:
“Paşam, benim vücudumda harpte kazandığım yedi nişan(yara izi) var. Onlar varken elin Frenk’inin nişanını ben ne yapayım!”
diye cevap verdiğini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Mehterin Büyüleyici Tesiri
Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart, Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak Türk tarzında “Alla Turca” denilen kısımlarını yazdıklarını [7]BİLİYOR MUYDUNUZ?
Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi
1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara’da bulunan S İ Aralov’un, Lozan Konferansı’nın sonuçları ile alakalı olarak yazmış olduğu hatıratında:
“İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye’nin olan Musul’u ve daha başka yerleri Türkiye’den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı. Türkiye’nin Musul’u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi Bundan başka batılı devletler , Türkiye’yi, Osmanlı Devleti’nin batılı kapitalistlere olan borçlarının, Osmanlı Devleti’nden ayrılan ülkeler arasında bölünüşünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye ikna ettiler”
diye yazdığını [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Acı itiraf
Lozan Konferansı’na İsmet İnönü ile birlikte katılarak Türkiye aleyhine birçok entrikalar çeviren Hahambaşı Hayim Naum’un,daha sonraları hükümet erkanı ile araları çok iyi olmasına rağmen: “Bu memlekete,bu millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam.” diyerek pişmanlık içinde Mısır’a gittiğini [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
En Mütekamil ikmal Teşkilatı
Kore Savaşı sırasında bir Amerikan bataryasının isabet alıp parçalanmasından sonra, dört dakika gibi kısa bir süre içinde Amerikalıların bataryayı tekrar kurup ateşe başladıklarını ve bu çok süratli ikmal karşısında Türk binbaşısının hayretler içinde kaldığını gören Amerikalı generalin:
“Biz, bu sistemi kurmadan önce bütün dünya ikmal teşkilatlarını etüt ettik. En mütekamil olanının Osmanlıların ki olduğunu görerek onu kabul ettik Bu, sizden gelme bir usulün günümüze tatbikinden başka bir şey değildir.”
dediğini [10] BİLİYOR MUYDUNUZ? [11]
Kaynaklar
[1] Mustafa Kara, “Tekkeler ve Zaviyeler”, Dergah Yayınları, İstanbul 1990, s.31.
[2] Yılmaz Öztuna, “Tarih Sohbetleri”, Ötüken Yayınları, İstanbul 1988, s.350.
[3] Necdet Sevinç, “Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı”, Kutsan Yayınları, İstanbul 1978, s.164.
[4] Samiha Ayverdi, “Küplüce’deki Köşk”, Hülbe Yayınları, Ankara 1989, s.28.
[5] Dr. A. Süheyl Ünver, “Kırkambar”, Türk Ev Kadınları Kültür Derneği Yayınları, Ankara 1973, s.46.
[6] Prof. Dr. Ali Haydar Bayat, “Keçecizade Mehmet Fuat Paşa”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul, s.60.
[7] Dr. İlhan Akbulut, “Mehterhane ve Musikisi”, İlgi Dergisi, sayı: 65, İstanbul 1991, s.23.
[8] S. I. Aralov, “Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları”, Birey-Toplum Yayınları, İstanbul 1985, s.233.
[9] Münevver Ayaşlı, “İşittiklerim Gördüklerim, Bildiklerim”, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990, s.13.
[10] Samiha Ayverdi, “Ne İdik Ne Olduk”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1985, s.118.
[11] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 25
Tarihten Yapraklar, XXV
Haram Yemeyen Ordu
Osmanlı ordusu, Mısır seferine giderken, Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide mola verdiğinde, Yavuz Sultan Selim’in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiç birinde meyve cinsinden bir şey çıkmaması üzerine ellerini kaldırıp:
.
«Allah’ım sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lütfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır seferinden vazgeçerdim.»
diyerek Rabbine sonsuz hamd-ü senâlarda bulunduğunu [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Barbar Kim?
Bizans’ı kurtarmak üzere İstanbul’a çağrılan Haçlı ordularının Hıristiyanlığın mukaddes kilisesi Ayasofya’nın tepesinde ki altın haçı sökerek eritip sattıklarını… Yıllar sonra Osmanlı ordusunun İstanbul’un fethi sırasında bir yeniçerinin, fetih hatırası olarak saklamak maksadıyla Ayasofya’nın küçük bir çini parçasını koparmak istemesini, Fatih Sultan Mehmed’in “tahribe teşebbüs”le suçlayıp cezalandırdığını [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
«Ne Sen Baki, Ne Ben Baki»
Kanuni Sultan Süleyman bir meseleden dolayı dönemin meşhur şairi Baki’yi,
«Baki bed,
Nefy-i ebed
Bursa’ya red»
diyerek Bursa’ya sürgüne gönderdiğini ve
Bakinin de buna karşılık:
«Öldünse ey Baki
Değildir cihan mülk-i Süleyman’a baki
Buna çarkı felek derler
Ne sen baki, ne ben baki.»
diyerek şairane bir şekilde cevap verdiğini [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Tuz ve Ekmek Hakkı
Osmanlı sarayındaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere “muallime-i selatin” (sultan hocası) olarak tayin edilen Safiye Hanım’ a padişah Vl Mehmed Reşad’ın ilk iradesinin:
«Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum Bu iradem, hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin.»
olduğunu [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Sanata Hürmetin Böylesi
Osmanlı’nın meşhur hattatlarından Hafız Osman’ın(1642 1698), Sultan İkinci Mustafa’nın hat hocası olup, Hafız Osman’ın hat meşk ederken, Sultan İkinci Mustafa’nın büyük bir hürmet içinde hocasının hokkasını tuttuğunu ve yapılan hattın güzelliği karşısında gönlü ihtizaza gelen Sultan İkinci Mustafa’nın:
«Artık bir Hafız Osman daha yetişmez.»
demesine mukabil, büyük hattat Hafız Osman’ın:
«Efendimiz gibi, hocasının hokkasını tutan padişahlar bulundukça daha çok Hafız Osmanlar yetişir.»
diye cevap verdiğini [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Ecdadımız Yüz Akımız
Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, “emperyalist” yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına mukabil, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti’nin Macaristan’da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan’a 21milyon akçe yatırım yaptığını [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Sultan Vahdettin’in Vatanperverliği
Osmanlı ordusunun silahlarının elinden alındığı düşman filolarının Çanakkale Boğazı’nı aşıp İstanbul’a dayandığı felaketli bir dönemde halife sıfatıyla Osmanlı tahtına oturan Sultan Vahdeddin’in, Osmanlı askeri olarak, şahsını korumak için bırakılmış olan tek taburu Ayasofya Camii’ne göndererek:
«Aziz İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya’ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!..»
emrini verdiğini [7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Osman Yüksel Serdengeçti’nin Ayasofya Müdafaası
Yazmış olduğu “Ayasofya” isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçti’nin kendini müdafaa ederken:
«Müdde-i umumi (savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor Ayasofya’nın tekrar cami haline yetirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya’yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum.»
diye hayıflanarak cevap verdiğini [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Yavuz’un İzinden Gidenler
1967 Mısır-İsrail savaşında Mısır askerlerinin düşmanlarını beklerken İsrail ordusunun bir anda Süveyş’in öbür yakasını geçerek dünyayı şaşırttığını… Mose Dayan’ın bu muazzam başarıyı daha sonra bir basın toplantısında:
«İsrail in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim’in yıllar önce Mısır’ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır.»
diye açıklayıp gafletimizi yüzümüze vurduğunu [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Bir Savaşın Bedeli
1991 yılında meydana gelen Körfez Savaşı’nın bir günlük maliyeti ile 3 milyon çocuğun 2 7 yıllık süt ihtiyacının karşılanabildiğini… Bu savaşın otuz günlük savaş gideri ile 50 milyon insanın 4 yıllık ekmek ihtiyacının giderilebildiğini… 1 adet Stealth avcı uçağının bedeli ile 13 milyon kitap alına bildiğini ve 1 adet Patroit füzesi ile 74 milyon adet fidan dikildiğini [10][11] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] İbrahim Refik, “Efsane Soluklar”, T.Ö.V. Yayınları, İzmir 1992, s.36.
[2] Yavuz Bahadıroğlu, “Yavuz Sultan Selim”, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1989, s.65.
[3] İsmail Hekimoğlu, “Derdimi Seviyorum”, Timaş Yayınları, İstanbul 1988, c.2, s.269.
[4] Safiye Ünüvar, “Saray Hatıralarım”, Cağaloğlu Yayınları, İstanbul 1964, s.21.
[5] Ergun Göze, “Soruşturma”, Türk Dünyası Araştırmaları vakfı Yayınları, İstanbul 1987, s.231.
[6] Yavuz Bülent Bakiler, “Üsküp’ten Kosova’ya”, Polat Ofset Matbaası, Ankara 1991, s.44.
[7] Kadir Mısıroğlu, “Osmanoğulları’nın Dramı”, Sebil Yayınları, Sebil Yayınları, İstanbul 1990, s.109.
[8] Recep Şükrü Apuhan, “Batı’nın Darağacında İslam”, Timaş, İstanbul 1989, s.135.
[9] İlhan Bardakçı, “Tarihten Bugüne”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1983, s.284.
[10] Sur Dergisi, Nisan 1991, sayı:181, s.9.
[11] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 24
Tarihten Yapraklar, XXIV
Samanoğlu İsmail Bey’in Türbesi
9. asırda Buhara da yapılan Samanoğlu İsmail Bey’in türbesinin İslam dünyasının ilk türbelerinden olduğunu… Bu türbenin yapımında kullanılan tuğlaların deve sütü ile yumurta akı karıştırılarak bunların çeşitli derecelerde pişirilmesinden elde ve edildiğini günümüze kadar sapasağlam dimdik ayakta kaldığını [1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Halifeye İthaf
Sonradan ll Sylvestre olarak papalık tahtına oturan Gerbert’in 9. asır İspanya’sında Arap uleması nezdinde üç yıl tahsil gördüğünü… Dönemin Avrupalı rahiplerinin yazmış oldukları eserlerini Kurtuba halifesine ithaf ettiklerini… Almanya Fransa ve İtalyadaki rahip adaylarının, ilim öğrenmek için İspanyadaki Müslüman mekteplerine akın akın koştuklarını [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Engizisyon Gerçeği
1481-1808 yılları arasında Batı’da Katolik kilisesinin siyasi baskı aracı olarak faaliyet gösteren Engizisyon mahkemelerinin yakılarak öldürülme cezasına çarptırılan insanların sayısının 34.024′e ulaştığını [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Bir Hazır Cevap
Fransa Kralı III Napolyon’un, Paris’te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde;
“Sen, kendini Yavuz Sultan Selim’in elçisi mi zannediyorsun?”
demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa’nın da büyük bir hazır cevaplıkla:
“Öyle olsaydım, siz Fransa’da imparator olarak bulunamazdınız.”
cevabını verdiğini [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Osmanlı Azameti
1754′te bile Sultan III. Osman Han’ın bir namesi Leh kralına ulaştırıldığında kralın nameyi üç kere öperek başının üstüne koyduğunu ve kralın yanında bulunan devlet erkanının da derhal başlarını açarak saygı duruşuna geçtiklerini [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
“Türk Kafası”
Kendilerine tarih boyunca sempati beslediğimiz ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde donanma gönderip yardım elini uzatarak yok olmaktan kurtardığımız Fransızların bitkilere büyük zarar veren bir kurt nevine “Türk” adını verdiklerini… Kazancı kuyumcu düğmeci gibi sanatkarların perçin yaparken altlık olarak kullandıkları perçin kıskacına da şamar oğlanı manasına “Türk kafası” adını verdiklerini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Türbedar ve Ulu Hakan’ın Rüyası
Cennetmekan Sultan Il Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim’ in türbedarlığını yapmakta olan bir zatın, şiddetli geçim darlığının kendisine verdiği sıkıntılı bir ruh haleti içinde:
‘Bir de evliyadan olduğunu söylerler Yıllarca türbedarlığını yaptım yoksulluk içindeyim”
diyerek türbeye hiddetle vurduğunu… Ertesi sabah aniden Abdülhamid Han’ın türbedarı huzuruna çağırarak bir yıllık ihtiyacının hepsini karşıladığı, çünkü Abdülhamid Han’ın, gece rüyasında ceddi Yavuz Selim tarafından haberdar edildiğini [7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Abdülhamid Han’ın İstihbarat Gücü
Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu’da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi’nin Sultan Abdülhamid’e gelip, küstahça: “Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?” diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan’ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
“Filan gün, filan saatte Karadeniz’in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz “
cevabını verdiğini… Sultan Abdülhamid’in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Eşsiz Sevgi
Türkiye’de, Türk Dili ve Edebiyatı üzerine doktora yapmış genç Pakistan alimlerinden Muhammed Sabir’in, Pakistan’da bir cuma günü hutbede Sultan Abdülhamid Han’ın adının okunup ve ona “Zeyyedallahü ömrehu” yani “Allah onun ömrünü artırsın.” diye dua edilmesi üzerine camiden çıktıktan sonra cemaate bu duanın manasız olduğunu zira, Sultan Abdülhamid Hanın vefat etmiş olduğunu söylemesi üzerine halkın “Seni gidi İngiliz casusu!”diyerek hışımla üzerine yürüdüklerini [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Sultan Mehmed Reşad’ın Hassasiyeti
Trablusgarp ve Balkan Savaşı ile Birinci Cihan Harbi’nin talihsiz padişahı Sultan Mehmed Reşad’ ın şehzade Ziyaeddin Efendi’nin doğum müjdesini aldığı zaman sevineceği yerde:
“Memleketin başına bir masraf kapısı daha açılması hoş değil…”
diyecek kadar devlete yük olmaktan üzüntü duyan hassas bir hükümdar olduğunu [10][11]BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] Yavuz Bülent Bakiler, “Türkistan Türkistan”, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 1986, s.274.
[2] Fernard Grenard, “Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü”, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1970, s.33.
[3] John Devenport, “Kuran ve Mesajı”, Kültür Basın Birliği, İstanbul 1988, s.99.
[4] Sızıntı Dergisi, Ocak 1989, Sayı:96, s.481.
[5] Nevzat Köseoğlu, “Türk medeniyeti üzerine Düşünceler”, Ötüken Yayınları, İstanbul 1990, s.261.
[6] Safvet Senih, “Hadisler Işığında Hadiseler”, Feza Yayınları, İstanbul 1988, s.63.
[7] İbrahim Refik, “Efsane Soluklar”, T.Ö.V. Yayınevi, İzmir 1992, s.57.
[8] Necip Fazıl Kısakürek, “Ulu Hakan”, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1988, s.244.
[9] Kadir Mısıroğlu, “Osmanoğulları’nın Dramı”, Sebil Yayınları, İstanbul 1990, s.80.
[10] Samiha Ayverdi, “Bağ Bozumu”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1987, s.43.
[11] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.
Tarihten Yapraklar – 23
Tarihten Yapraklar, XXIII
İnka Medeniyeti
Batılı sömürgeci barbarların servet uğruna kökünü kuruttukları Güney Amerikalı Kızılderili kavim İnkaların, gelişmiş bir tarım sistemlerinin olduğunu
Gübrenin ehemmiyetini bilip, Chinoha adasından sağladıkları gübreyi tarım bölgelerine adilane dağıttıklarını ve gübresinden faydalanılan deniz kuşlarını öldürenleri idama mahkum ettiklerini[1] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Surre Alayları
Osmanlı’nın mukaddes beldelere verdiği büyük kıymetin ifadesi olarak Yıldırım Bayezid döneminden itibaren her yıl Mekke ve Medine’ye Surre Alayları tertip ettiğini… Bu Surre Alayları ile birçok hediyeler ve mukaddes belde fukarasına dağıtılmak üzere binlerce altın gönderilerek Allah’ın rızasının kazanılmasının gaye edinildiğini… Ayrıca en önemlisi de bu Surre-i Hümayun’da padişahın yaptırıp gönderdiği Kabe örtüsünün bulunup bu örtünün merasimle yerine takılarak eskisinin geri getirilip paylaşıldığını… Osmanlı’nın bin bir güçlük ve darlık içinde bulunduğu dönemlerde dahi bu ananeyi terk etmediğini [2] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Dağıstan Kartalı
Yıllarca Kafkasya’nın istiklali için yılmadan mücadele vermiş olan büyük dava adamı İmam Şamil’ in, vefatından sonra gasledilirken vücudunda cihat meydanlarında savaşırken meydana gelmiş yüz yirmi yara görüldüğünü [3] BİLİYOR MUYDUNUZ?
İlmin Değeri
Son devrin kıymetli alimlerinden Hüsrev Efendi’nin, ders okuturken üzerinde hasıl olan durgunluğun sebebini soran öğrencilerine:
«Buraya geleceğim sırada yatağında dehşetler içinde yatmakta olan kızım vefat etti. Onun cenazesi, defin işi vardı ortada. Dersinizi ihmal ederim diye Allah’tan korktum. Bu durumda yine geldim. Onun için üzerimde durgunluk var, hemen gidip onun defni ile meşgul olacağım. Kusura bakmayın o yüzden biraz cansız konuştum.»
diyerek ilim öğretmenin ehemmiyetini nefsinde yaşayarak gösterdiğini [4] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Hümanist Batı
Hümanist (!) Hollandalıların l905′te yeni icat ettikleri bir bombanın tesir gücünü, Afrikalı zavallı yerli halkın makatlarında deneme barbarlığını gösterdiklerini [5] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Nereden Nereye
Birinci Dünya Savaşı’ndan bir hafta önce, 1914 yazında.1 Türk lirasının karşılığının 3.7 dolar ve 18.45 marka tekabül ettiğini [6] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Hak Takası
Komünist rejimin devam ettiği günlerde, sanat faaliyetleri için Taşkent’te bulunan meşhur solcularımızdan birinin, bir Özbek yazarının yanına gelerek:
«Ah ne güzel, size imreniyorum! Burada, böyle bir rejimin altında, böyle imkanlarla yaşamaktan kim bilir ne kadar mutlusunuzdur!»
demesi üzerine, Özbek yazarın bizim meşhur edibimizin kulağına sessizce:
«Sen Türkiye’de sahip olduğun hakların ve imkanların yarısını bana ver; ben Sovyetlerdeki bütün hak ve imkanlarımı sana memnuniyetle devredeyim! Var mısın beyim?»
diye fısıldadığını [7] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Yıkık Mabetler
1936-1957 yılları arasında, komünizm rejiminin kasıp kavurduğu Sovyetler Birliği’nde 14.000 mabedin yıkılarak yerle bir edildiğini [8] BİLİYOR MUYDUNUZ?
İngiliz Mantığı
Hindistan’ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile alay ettikleri bahanesi ile, askerlerin hadise mahallindeki halktan 700 kişiyi oracıkta kurşunlayarak katlettiklerini… Bölge valisinin, ceza olarak bütün şehir halkını günlerce yerde sürünmeye mecbur ettiğini ve böyle davranmasının sebebi sorulunca da valinin de:
«Onlar ilahelere tapıyorlar, bir İngiliz kızı, onların taptıklarından daha azizdir!.»
diye cevap verdiğini [9] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Milli Temeller Üzerine Yükselme
Nihat Sami Banarlının Amerikalı Profesör Rufi ile sohbet ederken söz batılılaşmadan açılınca Profesör Rufi’nin:
«Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? Biz yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır, bulduğumuz ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle hangi usul ve teşkilatınızla kazandınız? Bunları araştırınız bulduklarınızı modernize ediniz, Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz.»
diyerek bizi utandırdığını [10][11] BİLİYOR MUYDUNUZ?
Kaynaklar
[1] Paul Harrison, “Üçüncü Dünyanın Batılılaştırılması”, Pınar Yayınları, İstanbul 1990, s.23.
[2] Osmanlı Ansiklopedisi, c.2, Ağaç Yayınları, İstanbul 1993, s.124.
[3] Samiha Ayverdi, “Ne İdik Ne Olduk”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1985, s.44.
[4] Ahmed Şahin, “İslam’ı Böyle Yaşadılar”, Cihan Yayınları, İstanbul 1991, s.11.
[5] İlhan Bardakçı, “Tarihten Bugüne”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1983, s.40.
[6] Yılmaz Öztuna, “Tarih Sohbetleri”, Ötüken Yayınları, İstanbul 1988, s.147.
[7] Yavuz Bülent Bakiler, “Türkistan Türkistan”, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 1988.
[8] İlhan Bardakçı, “Tarihten Bugüne”, Hülbe Yayınları, İstanbul 1983, s.73.
[9] İbrahim Erdinç Şumnu, “Sömürgecilik”, Zafer Yayınları, İstanbul 1991, s.36.
[10] Nihat Sami Banarlı, “Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri”, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 1984, s.159.
[11] İbrahim Refik, “Tarih Şuuruna Doğru”, T.Ö.V. Yay., İzmir 1995.